3 Mart 2010 Çarşamba

kendini unutan kadınlar

Telefon açardı bana; " kahveyi ocağa koy, hemen yola çıkıyorum.." derdi.. atlardı arabasına, çok geçmez gelirdi. Çantasını koltugun üzerine fırlattıgı gibi ağlamaya başlardı.. ve anlatmaya.. çok şaşırırdım! ağlamaları o kadar kısa sürerdi ki ben daha ne oldugunu anlayıp fikir yürütene kadar o susup gülmeye başlar, başka konulara bile geçerdi..

"Nasıl olur ya?" derdim kendi kendime... aklım almazdı... Bir insan bu kadar kısa sürede hem ağlayıp hem nasıl gülebilirdi? bu nasıl bir psikolojidir ki?

"Böyle yapmazsam kafayı yerim ben "derdi. Böyle kapatıyorum yaralarımı. "Unutuyorum" derdi. "hayır unutmuyorsun, kendini hırpalıyorsun.. neden bitirmiyorsun bu evliliği anlamıyorum?" derdim..

Kadınların acı eşikleri, erkeklerinkinden daha yüksek. Ne kadar acı çekseler de tuhaf ve komik bir şekilde unutuyorlar. Yine yenidenlere yeni bir kapı açmak için unutuyorlar sanki.


Ona bakarsan erkekler daha unutkan.. onca insanın ve nikah memurunun karşısına oturup atıp tutuyorlar;

" İyi günde ve kötü günde/ hastalıkta ve sağlıkta/ölüm bizi ayırana dek..."

diyerekten... yemin üzerine yemin edip, üstüne bir de imza atıyorlar.. ayrıca da kendi kendilerine hiçbir tesir altında kalmadan daha tanışıklıklarında vermeye başladıkları vaattler.. mutluluk.. ve aşk üzerine kurulmuş cümleler... öpülen eller, koklanan saçlar... yazılan mektuplar,(mesajlar) kollanan yollar... daha neler neler.... hepsi kadını kandırmaya müsait şeyler olup amaca ulaşılıyor.....

Ve bir süre sonra prens ve prensesi şatolarına götüren ve arkasında "mutluyuz" diye koca koca yazılar asılan araba henüz yol ortasına gelmeden kabak olup kalakalıyor...

"pufff..."

Bunlar tamamen benim düşüncelerim degil tabi:)

İş güç sahibi, eğitimli, belli bir kültür seviyesine gelmiş bir kadın arkadaşımla yaptıgımız sohbetten..

Akşam izlediği bir dizi filmi anlatır gibi anlatıyor bana eşiyle nasıl tanışıp evlendiklerini ve sonra hayatının akışının nasıl yön degiştirdiğini...

Kısa metrajlı bir film olur ziyadesiyle..

Bazen dudakları titriyordu anlatırken.. sıra çocuklarının doğumuna gelince gülümsüyordu....

Çiçeği burnunda bir eczacı iken tanışmışlar..

Eczanesine sık sık gelip gitmiş er kişi.. öylesine işte, saçma sapan bahanelerle.. şurup almış, merhem almış, aspirin almış, saçı dökülüyormuş şampuan almış falan filan..

Şehrin hatırı sayılır ailesinin oğluymuş.. Kuyumcuymuş. Nadide şeyler satılırmış dükkanında.. hani öyle paha piçilmez şeyler var ya, işte onlardan. Ama arkadaşıma sadece kızının doğumunda takmış o paha piçilmez şeylerden bir tanecik o kadar.

"Çok karizmaydı" diyor eşini tanımlarken.. çok şık giyinirdi.. iki dirhem bir çekirdek... hala da öyle giyiniyor ya... ve çok saygılı çok beyefendiydi bana karşı... karşımda ceketinin düğmelerini ilikler öyle durur, öyle konuşur-du.

Sonra bir gün ilk kez eczane dışında oturup konuştuk.. evlenme teklif etti.. nedense hiç düşünmeden kabul ettim.. onun ilkokul mezunu olması bile beni caydıramamıştı. Babam zaten yoktu. İki abim ve annem " bak bu çocuk seni çok üzer, denk degilsiniz iyi düşün" dediği halde kabul ettim...

Ama onun bir şartı vardı. Bir süre annesiyle beraber yaşayacaktık.. ve sonra kendi evimizi hazırlayacaktık. Onu da kabul ettim.

O bir süre hiç bitmedi biliyor musun?.. kızım doğdu hala kayınvalidemin yanındaydık.. üstelik kızıma da aynı evde yaşadıgımız halde kayınvalidem bakmak istemedi.. Ben sabahları kızımı anneme bırakıp oradan da işime gidiyordum.. Akşamları da alıp eve geliyordum. Yemekleri yapıp sofraı kurup, bulaşıkları yıkayıp odama çekiliyordum.. tam bir savaş içerisindeydim.

Eşim ise evde figuranları oynuyordu. Tartışmalara başlamıştık. Kurulan sevgi cümleleri, verilen sözler, benim için ayrılan zamanlar kısa sürede yok olmuştu. O sık sık müzayedelere ve toplantılara gidiyordu.

Tam dokuz yıl sonra İkinci bebeğime hamile kaldıgımda taşıdıgım yüke dayanamaz duruma gelmiştim. Kayınvalidemin, kocamın gönlünü eylemekten, üstüne de biri karnımda iki çocukla kendime zamanım kalmamaya başlamıştı.

Ev üzerine ev olmuyor" dedi gözleri dolarak, insan kendini unutuyor...

Tam dokuz yıl sonra eşimin karşısına dikilerek "ben ev aldım gidiyorum, benimle geliyor musun? diye sormuş.

Gelmiş ama, akşamları yine yemegini annesinde yiyerek gelmeye başlamış gecenin bir yarısında.. bir süre masayı hazırlayıp çok beklemiş.. sonraları ise artan yemekleri çöpe dökmeye başlamış.

Paylaşılanlar tükenmiş..

Evlilik falan kalmadı artık. bitti dedi. Evin herşeyi benim üzerimdeydi. Çocuklarımın kıyafeti, okul masrafları, evin tüm gideri hep benim üzerimde.. canı isterse birşeyler alıp gelirdi.. pişirirdim, yerdi... o, bu evi otel gibi kullanıyordu artık.. artık birlikte de olmuyorduk zaten.. sevmiyordum çünkü.. bana dokunmasına izin ver(e)miyordum..

Zararın neresinde dönersen kardır dedim ve boşandım.. beden, akıl ve ruh sağlıgım oldugu müddetçe altından kalkamayacagım hiçbirşey yok benim.. çocuklarım ve ben.. gayet böyle mutluyuz...


* aşk bir sersemliktir" evet..

Bir körebe oyunudur.. yakalayan gözlerini sımsıkı bağlar.

Ama tek fark vardır... Sen gözlerini kendi kendine bağlamışsındır.. bu oyunda sana yol gösteren sadece hislerindir.. görmeden duyarsın.. bakmadan görürsün.. mantığın bangır bangır "hayır" diye bağırırken sen onu susturursun.. bilmezden, görmezden gelirsin bazı olumsuzlukları.. geri dönüşümü olmayan kararlar alırsın. Alarmlar çalmaya başladıgında bile "hadi canııım" dersin inanmadan.. gözlerin açıldıgında nereye geldiğine kendin bile şaşırırsın. "olmak istediğim yer ve birlikte olmak istediğim kişi bu degildi" dediğinde ise çok yol almışsındır.

"nasıl da anlamamışım? ne kadar körmüşüm? "cümleleri anlamsızlaşmıştır artık.

Sen kendi "ben'liğinden çıkıp hiç tanımadıgın bir benliğe bürünüp çoktaan kendine yabancılaşmışsındır..


*Okudugum kitapta bir cümle çok hoşuma gitmiş ve altını kurşun kalemle çizmiştim...

"Dip o kadar derin ve esnek ki,"hep daha, hep daha da dip var... ve o dip garip bir esneklikle insanı yukarı fırlatıyor...

Ve yepyeni bir "sen"i meydana getiriyor.


Köydeki kadın, şehirdeki kadın, kasabadaki kadın hep aynı kaderi yaşıyor... yaşatılıyor.. kadınlar öyle çok seviyorlar ki, ve öyle çok verici oluyorlar ki, ve öyle çok sabırlılar ki.. kendilerini unutuyorlar.. unutmaya zorlanıyorlar...

Kadınlar birer anka kuşu'durlar kendi küllerinden yeniden doğan....

2 yorum:

Adsız dedi ki...

kitapta okuyup yazdıgın cümlenin tarifi yok o kadar güzel o kadar kadınları ve benıde anlatan bir laf ki...
ama inanıyorum o dip benide bir gün fırlatıcak ama bunu nıye ben kendım yapamıyorum ki...

Yağmur zamanı dedi ki...

sanırım kendini bırakman gerekiyor o esnekliğe... çünkü herşey oluruna varır. yani pusulan nereyi gösteriyorsa oraya gidersin..