5 Mart 2010 Cuma

yaşamalı inadına... inadına...



Oldugumuz yerden başka can'ların yanmasına, yok olmasına ne kadar üzülsek de, içimiz acısa da.. olayı birebir yaşamadan, olayların yakınında olmadan can ne kadar nasıl yanıyor derecesini anlayamıyoruz. O anı yaşamak için olayı, başka bir ağızdan dinlemeye, duymaya hiç benzemiyor...

gerçekten anlamak için birebir yaşamak ve görmek gerekiyor..


Hulki baba uykuya dalmıştı,

Odanın kapısını yavaşca kapatıp yan odaya yeni gelen hastayı ziyaret için geçtim... koridor sessiz ve bomboştu. Gündüzün hareketliği geçip gitmiş, akşam yemeklerini yedikten sonra herkes odasının kapısını kapatıp dinlenmeye çekilmişti. Hemşireler hastalarının son iğnelerini yapmak için odaları gezmeye başlamışlardı bile....

Sekseniki yaşında oldugunu öğrendiğim hasta, küçük bir kalp krizi geçirmiş... durumu iyiymiş, sadece takibe alınmış.. fakat yaşamaya isteksizmiş... yatagının etrafına üzüntüyle sıralanmıştı yakınları. Büyük bir ilgiyle nefes alıp verişini izliyorlardı.... " geçmiş olsun" dedim fısıltıyla ve ben de onlarla birlikte izlemeye başladım.


O ise, gözlerini tavana dikmiş yatıyordu hiç kımıldamadan...

Koca koca açılmıştı yaşlı kadının masmavi gözleri. Belki de şimdiye dek hiçbirşeye dikkatle bakmadıgı kadar dikkatle bakıyordu. Gözlerini bile kırpmıyordu. Sanki yukarıdan biri bakıyordu ve ona " beni iyi dinle" uyarısı yapmıştı.

Ara-sıra susamışcasına ağzını şapırtatıyor, ama gözlerini tavandan ayır(a)mıyordu.

Tavanda hiçbirşey yoktu. Ne bir ışık vardı, ne de bir gölge.. hiçbir yansıma yoktu...

Ellerini göğsünde birleştirmiş hiç kımıltısız.. öylece... belki onbeş-yirmi dakika boyunca baktı...

Sonra birden, ellerinden birini uzattı boşluğa... çok sevdiği birini görmüş gibi sevinerek... hafifçe gülümsedi.
Ürperdim...

Elini uzattıgı yere bakmaya korktum birşey görecegimden korkarak...


Odanın kapısı açıldı ve bir hemşire geldi. "nasılsınız? diye sordu yaşlı kadına gülümseyerek.. yanıt alamadı. Sonra üzerindeki örtüyü hafifçe aralayarak kabasından bir iğne yaptı. Küçük bir pamuğu iğne yaptıgı yere bastırdı bir süre ve üzerinden çektiği örtüyü yeniden örttü ve sessizce kapayı kapatıp gitti...

Hiç tepki vermedi, hiç ses etmedi, hiç hissetmedi... kim geldi kim gitti, kim ona ne yaptı, kim onunla konuştu? onu hiç ilgilendirmedi...

O; sadece tavana bakıyordu.

Bir ara; iki elini birden tavana doğru uzatarak anlaşılmaz bir inilti çıktı ağzından..

Ben ve odadakiler şaşkınlıkla beraber gözyaşlarımızı tutamadık..

Onun da mavi gözlerinden yaşlar akıyordu... başındaki beyaz tülbentin arasından çıkan bembeyaz saçları terle bulanmıştı.

"Yeter artık!" diye inliyordu yukarıdakine ağlayarak... "al artık" diyordu sanki..

Ama o almıyordu işte, istemiyordu çünkü henüz..

O ne zaman isterse... o ne zaman uygun görürse o zamandı demek ki.
Komidinin üzerinden bir peçete alıp, o beyaz tülbentten kurtulmuş bembeyaz saçlarını ıslatan terlerini yavaşça sildim.

Pencerenin önündeki masanın üzerinde kocaman bir çiçek vardı ve bir not koymuşlardı sevdikleri...

"seni seviyoruz !" diyorlardı kartta..


Yukarıdakine kendisini alması için yalvarıp yakaran kadına baktım..

Görmüyordu! hiçbirşeyi, hiç kimseyi.. odada onun için gelmiş bir sürü insan vardı ve o görmüyordu..

Refakatçısı olan kadın girdi odaya.. kızıydı... annesinin kendisini artık fazlalık olarak hissettiğini, yaşamak istemediğini, yukarıdakine her gün böyle yalvardıgını söyledi üzüntü ile.

" ne acı?" dedim odadan çıkıp giderken...

Ama ne olursa olsun,

yaşamak gerek inadına
Yaşamak... gecenin karanlığında
Dişe diş inada inat yaşamak

Mavi bir çiçek gibi
Nazlı bir bebek Gibi

Öyle hemen teslim olmak yok

Yeneceksin inadina, güleceksin inadina,

Dogacaksin inadina.

Ve; sıkı sıkı tutunmalı hercai hayata
pamuk ipliğine
İnat...

Yaşamalı inadına inadına...





Resim: fOTOKRİTİK

Hiç yorum yok: