17 Mayıs 2009 Pazar


Yörük Fadimesi idi rahmetli babaannemin lakabı. Doğum yılını tam olarak bilmememize rağmen, 97 yaşında vefat ettiğini sanıyorum.

Babaannemin kırmızı tepedeki evine her gittiğimde, konuyu döndürüp dolaştırıp hep "O"na getiriyordum.

"O"nu konuşmak, "0"na ait birşeyler dinlemek hoşuma gidiyordu. Defalarca dinlemiş olsam bile, yine de soruyordum işte! O da sabırla kızmadan anlatır dururdu.


"Sahiden de "0"nu gördün mü babaanne, buraya da geldi mi?" diye sorardım. Heyecanla yüzüne bakıp vereceği cevabı beklerdim...

Bahçesindeki ayva ağacının altına serdiği kilimin üzerinde oturuyorduk o zaman. Güldü... Kaç kere anlattım ya kızım der gibi...

Beyaz başörtüsünü biraz daha yanaklarının kenarına sıkıştırıp, düzelterek;

"Geldi. Yanında bi sürü adam vardı. Şu tepeye çıktılar..." eliyle kırmızı tepeyi gösterirdi.

"Nasıl biriydi?"

"Çok yakından görmedim öyle uzaktan işte." derdi dudak bükerek.

Kitaplardaki resimleri gelirdi gözümün önüne. Sarışın, mavi gözlü, güçlü, kendinden emin, güven verici duruşuyla beraber...

"O zaman bu ev yoktu, burada başka ev vardı. Çok ev de yoktu, öyle seyrek sepildek işte. Savaşta heryer yerle bir oldu.." Durup bakardı öylece etrafa... Sonra, "Baban yaptı bu evi kendi başına..." derdi.


Sürekli sorduğum sorulardan biri daha..

"Dedem de şehit düşmüş Savaş'ta öyle mi? Yani evlendiğin ilk adam?

"Gitti bi daha da gelmediydi. Ölü haberi geldiydi" derdi.

Öyle bi gururlanırdım..

Kitaplarda okuduğum, destanlaşan Çanakkale savaşında, vatan topraklarının savunulmasında dedemin de payı

vardı ve bu uğurda şehit düşmüştü. Yürüdüğüm topraklarda Mehmetçikler'in ayakizleri vardı. Oynamaya çıktığımız

'Kırmızı Tepe' de Mustafa Kemal ve askerlerinin ayakizleri vardı.

Çocukluğumda, babaannemle yaptığım böyle bir konuşma kalmış işte aklımda.


Türk olmak, Türkiyeli olmak -evet- büyük bir onur ve büyük bir gururdur benim için.

Fakat,

Çanakkale'li olmanın ve şehit torunu olmanın verdiği apayrı bir gurur vardır içimde.


Çanakkale'li olmak bir ayrıcalıktır.


Çanakkale,

Anlata anlata bitirilemez bir destandır.

Çanakkale, tabyalar demek, boğaz demektir.

Kınalı kuzuların kurban edildiği yer demektir.

Bir metrekareye altıyüz merminin düştüğü yer demektir.

Aynalı Çarşı demek,

Çimenlik Kalesi demek,

Kilitbahir demek,

Gelibolu demektir.

Seyit Onbaşı demek, Yahya Çavuşlar demek... Conk Bayırı, Anafartalar Burnu demektir.

Yürek demek,

Cesaret demektir,

Asil Türk milletinin kadını - erkeği ile beraber, varını yoğunu ortaya koyduğu yer demek,

Nusret Mayın Gemisi demektir,

Çanakkale demek;

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK demek!

Türk demek Türklük demektir.



Çanakkale'den Kilitbahir'e geçerken tam karşıda, yamaçta, elinde tüfeğiyle beraber Mehmetçik karşılar sizi... ve uyarır;



Dur yolcu!

Bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir!

Eğil de kulak ver bu sessiz yığın,

Bir vatan kalbinin attığı yerdir!





"Bir destan ama abartılmış değil.

Bir mücadele ama yalnız ve kaba kuvvet değil,

Ve

Bir zafer ama öyle böyle değil.


Çanakkale geçilmez!

Ve

Ebediyyen geçilemeyecektir!"


Bu vatanın topraklarını savunan ve bu uğurda, tereddüt etmeden ölüme koşan kınalı kuzuların önünde sevgi, saygı ve minnetle eğiliyorum!

1 Mayıs 2009 Cuma

Herşey birdenbire....




Herşey birdenbire olur
Birdenbire...
Birdenbire unutursun ya bazı şeyleri,
Sonra an gelir hatırlarsın birdenbire...

Gözüne inen perde birdenbire çekilir sanki,
Sonra yine an gelir,
Birdenbire görmeye başlarsın gör(e)mediklerini

Birdenbire pişmanlık duymaya başlarsın yaptığın hatalar için,
Sonra birdenbire umursamaz olup omuz kaldırırsın...


Birdenbire aşkı hissedersin ta derinden...
Sonra, birdenbire acıyı tadarsın en derinden!

Birdenbire olur herşey, birdenbire aşık olur ve birdenbire evlenirsin..
Çocuklar, hayat telaşı.. bir bakarsın birdenbire geçivermiş zaman!

Bazen de; birdenbire biri çıkar karşına aniden... hani şu masallardaki gibi.
Herşey için çok geç... ve tam da herşey bitti derken; birdenbire değişir herşey ve;
Birdenbire mutlu oluverirsin..
Ve yine gün gelir,

Birdenbire girdiği hayatından... birdenbire çıkıp gidiverir...

Herşey birdenbire olur...
Birdenbire yalnız kalırsın. Ayak seslerin eş olur yalnızlığına...

Birden bire bir gariplik bir hüzün çöker içine ağlarsın !

Birdenbire çok konuşur... birdenbire susar,
Birdenbire kendine şaşar kalırsın !!

Yapmaman gerekeni birdenbire yaparsın,
Ya da tam tersi olur.
Söylememen gerekeni birdenbire söyler, ağzına gem vuramazsın...
Susman gerekirken susamazsın.. ya da söylemen gerekenler ağzına tıkaç olur susarsın.

Hayat işte !!

İnsanlar birdenbire ölür,
Güneşli bir havada yağmur birdenbire yağar..
Sonra,
Birdenbire yine güneş çıkar tüm güzelliği ile..
Umut birdenbire tükenir, sonra birdenbire dirilir.

herşey birdenbire olur işte
herşey birdenbire!!...

Hayat işte !!

Veda..



Tam "toplandım" derken...

Varlığınla sevinirken....

Yine bölündüm...

Yine darmadağın oldum!

İçime birşey battı...

Sanırım adına "acı" diyorlar...

İçime birşey battı

Sanırım adına "ayrılık" diyorlar!


Her veda yerinde ardında bırakıp gittiğin yıldızlar

Sen benden uzaklaştıkça cılızlaşarak sönüyor.

Giderek kan kaybediyor yaşam damarlarım

Ve bir ölü ağırlığında geçiyor zamanlarım...

Gün geçtikçe güçsüzleşiyor

Kalkanlarımı kaldıramıyorum.

Şimdi hem savunmasızım

Hem yaralıyım, hem de sensiz..

Biliyorum;

Tüm herşeye alıştıgım gibi buna da alışacagım.

Giderek sıradanlaşacagım ve,

Acıma dair hiçbir şey hatırlamayacagım.

"Allah kavuştursun" diyenlere şaşıracagım... çünkü;

Bırakıp gittiğini bile hatırlamayacagım.



*
kAJUM.. FISTIĞIM... Zuzu'M... İki açık deniz kaptanı olsaydık, kuşkusuz koskoca okyanusta mutlaka burun buruna gelir o inatla birbirimizin üzerine sürerdik koca gemileri..... onca insanın hayatını hiçe sayarak... sadece bir inat uğruna... tutkunu olduğumuz şeylere kavuşmak adına..


Onu hiç o yokuşu çıkarken görmedim,
Ve onunla hiç o yokuşu çıkmadım...

Elime ne bir pamuk şeker tutuşturdu, ne de bir simit... ne de bir sakız...
O bozayı çok severdi ve akşamları hep boza getirirdi.
Onu çok ama çok sevdim.

Avuçları benzin kokuyordu,
Nefesi anason...
Baktı mı derin bakıyordu.


Dar, evlerin arasına sıkışmış uzun taşlı bir yokuştu Bademlik yokuşu.. sabahın erken saatlerinde o taşlı yokuşu tırmanırken annem önümden gidiyordu ben de arkasından ona yetişmeye çalışıyordum. Ayakkabılarımın altı ıslak taşların üzerinde kayıyor ve bu da hızlı yürümemi engelliyordu.

Yokuşu tırmanmaya çalışırken bir yandan da alçak evlerin pencere içlerine oturtulan mor ve pembe renkli menekşelere, kırmızı sardunyalara bakmaya çalışıyordum. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen bahçelerini ve bahçe önlerini çalı süpürgesi ile süpüren, uzun çiçekli etekler giymiş, süpürürken de eteklerini önünde toplamış kadınlar oluyordu. O an dikilip izliyordum onları...

Bazen evlerin önünden geçerken annemi lafa tutanlar oluyordu.. "geldiniz mi? kaç gün kalacaksınız? gelmişken biraz kalın bari.. Sabri dede zenginleşti hadi! torunları geldi ya..." gibi saçma sapan sözler.. annemi beklemez yürürdüm yokuş yukarı.

Dedemin evi hemen yokuşun bitiminde açıklıktaydı. Bademlik yokuşunun en yüksek yeriydi belki de orası. Aşağıya baktıgımızda kasaba ayaklarımızın altındaydı. Büyük tahta bir kapısı vardı evin. Boyumuz kapıyı açmaya yetişmediği için dedem kapının önüne büyükçe bir taş koymuştu. Kapıdan girdiğiniz zaman yine taş döşenmiş küçük bir yol uzanıyordu evin kapısına doğru "anneannee biz geldiiik!" diye seslenirdim orada ve Bademlik maceram başlardı.

**

"Dedem nerde anneanne?

" Bak taa orda...

Demir parmaklıklı pencerenin önüne bizi oturtmuş parmagı ile karşıyı ve aşağıları göstermişti. Önce parmağına ve sonra parmağının gösterdiği uzaklığa bakmaya çalışmıştım.

" Çok uzaklara baktın mı?

" Bakıyorum..."

" Kırmızı bir araba göreceksin çok uzakta... kırmızı.. "

Gözlerimle tarıyordum aşağıları...

Kırmızı kiremitli evlerin üzerinden geçerek anneannemin dediği gibi çok uzaklara gitmiştim. Telaşla bulmaya çalışıyordum o kırmızı arabayı...

" Buldun mu?
" Buldum.., hayır yalan söylemiştim bulmamıştım:( ama buldum demiştim.
" Deden orda, o arabanın içinde çalışıyor işte kızım.
" Ne yapıyor?
" Arabaları tamir ediyor.( gururla)

O tüm evlerin ve tüm mahallelerin çok ötesinde... çok uzakta... bize ve evimize çok uzak bir yerdeydi. Onun içindir ki ancak gece olunca bize ulaşabiliyordu. Filmlerdeki gibi sisli ve ıslak taşların üzerinde ağır ağır, yorgun adımlarla... Siyah deri yeleği, ve kahverengi ekoseli gömleği ve başından hiç çıkarmadığı şapkasıyla birlikte. O şapkasını sadece ve sadece tek bir gün çıkarırdı.

Gece olup da; büyük bahçe kapısının çengeli açılıp kapının kapandığını duyduğum an yerimden fırlar "dedem geldi" diye bağırırdım... dedemin ayak sesleri o küçük taşlı yolda evin kapısına dek ulaştığında kapıyı açar eşiğe dikilirdim...

"Dedemm" diyerek sarılırdım bacaklarına...
"Bak hele kim gelmiş"derdi.

O gelmeden çok önce anneannem kuzinenin üzerine büyük güğümde su kaynatırdı onun için. Mutfağın içindeki küçük banyoda yağını kirini atar öyle öptürürdü bize elini.

Eli benzin kokardı...
O koku dedeme has'tı ve ben o kokuyu çok severdim.

Çok konuşmazdı.

Yemeğini yedikten sonra odasına geçip duvara demir çengelle tutturulmuş rafın üzerindeki radyosunu açar, yerdeki minderin üzerine oturur anneannemin önüne koydugu küçük bir tabak peynir biraz kavunla birlikte onun "aslan sütü" dediği anasonlu suyunu yudumlardı.

Kapı aralığından gözlerimiz karşılaştıgında bana göz kırpar, bakışlarıyla "gel" derdi...
Kolunun altına sevinçle otururdum.

Elleri benzin kokardı,
Nefesi anason..
Çok severdim.
Alnımdan öperdi, saçlarımı okşardı,
Hiç konuşmazdı.

Radyoda onun çok sevdiği ağır şarkılar çalardı.. dalardı.
Rahat nefes alamazdı... sonra burnuna damla damlatırdı... yüzüne yediği soğukların tokatı olmalıydı bu.


Bayram namazlarından gelişini beklerdik sabırsızlıkla.

Siyah deri yeleği,
Ekoseli gömleği
Ve ayakkabısının içine giydiği mes'leri
Bir tek o gün çıkartırdı başındaki şapkayı.
Şapkasının içine bizim için biriktirdiği bozuk paraları koyardı. Yine bana bakardı bakışlarıyla "gel" derdi. Şapkayı alır odadaki tüm torunlarına dağıtırdım... sonra tahta sedirin üzerine çıkar dedemin kel başı ile oynardım. Anneannem kızardı oysa o;
" Karışma Lütfiye.." derdi.

Bademlik yokuşunun en başına kurulmuş bayram panayırındaki atlı karıncalara biner, renkli macunlar alır paraları tüketirdik.. ve gene o yokuşu tırmanır dedemden gene para isterdik arsızca.. anneannem kızardı dedem;

"Karışma Lütfiye... ben kim için kazanıyorum bunları "diye çıkışırdı.

Garajdaki o kırmızı minübüs ve dedem.. bademlik yokuşu.. yokuştaki küçük çeşmeden anneannemin çamaşır yıkaması için konserve kutusuyla taşıdıgım sular... büyük bahçe kapısının arkasında duran oyun sandıgımız.. bayram sabahları taşlıkta yakılan ocak... tüten dumanın kokusu ve üzerinde pişen akıtmalar.. üzerine sürülen vişne reçelinin nefis tadı..

Dedemin radyosundan dinlediğim o ağır şarkılar...
Islak bademlik yokuşu...
Ciciannemin penceresine sarılan asmadan gizli gizli yediğim asma filizleri..
Gece boyunca yattığım yerde beklediğim dedemin "çocuklar uyudu mu" diye soran sesi.

Anneannemin "çekme şunu burnuna artık" ikazlarına rağmen burnuna çektiği damlanın sesi...

Ve suskunluğu...

Tam yirmisekiz yıl olmuş...

Resim: Fotokritik

19 Nisan 2009 Pazar

Aşk sönmeyen bir ateş....



"İç" diyerek elindeki bardağı sağdıcının ağzına dayadı.. Ve bir dikişte içmesini sağladı böylelikle.

Yüzüne acı çekiyormuş hissini veren, bir ifade geldi. Kafasını iki yana salladı. Gözleri temmuzun sıcağından mı yoksa ard arda içtiği içkinin etkisinden mi bilinmez kıpkırmızı olmuştu. Sarhoş olmuştu.

Geniş bir avlunun orta yerine konan bir sandalyede oturuyordu sessizce... Etrafında sağdıçları, kendisini traş eden berber ve köy yerindeki meraklı çoluk çocuk vardı. Hadi sağdıçları neyse de... Bu çoluk çocuğa ne oluyordu?Alt tarafı bir traştı işte!! neyine bakıyorlardı.. sinirine dokunuyordu kendisine bakmaları ki; ara sıra oturdugu sandalyeden hızla kalkıp;

"dağılın len deyyuslar" diye bağırıyordu.

Kıkır, kıkır gülüşen çocuklar kaçışıyorlardı etrafından kısa süreliğine.. sonra yine etrafına toplanıp kendisini izlemeye devam ediyorlardı.

Gümbür gümbür çalan davulu, zurnayı cenaze marşı gibi algılıyordu sarhoş kafası.. oysa ki davullar kendi düğünü için çalıyordu.. o damat traşını oladursun... gelin, avlunun içerisindeki evde akşam olacak düğünleri için.. onun için hazırlanıyordu sağdıçları tarafından..

Geniş avlunun bir köşesinde kazan, kazan yemekler.. keşkekler yapılıyordu köy kadınları tarafından... brandalar geriliyordu direklere güneşin kavruklugunu engellemek için.. masalar, sandalyeler geliyordu traktörlerle.. gece için köy meydanı ışıklandırılıyordu...

Köy yerinde düğün oldu mu tüm köy davetlidir.. duyan... gören gelir.. yemekler yenir.. içkiler su gibi içilir..

İçi eziliyordu bunca hareketliliğe.. bunca hazırlıgı gördükçe "işte ölümüm!! diyordu..

"Ver" diyordu sağdıcına "ver!!".. içtikçe gözüne bir sis perdesi iniyordu..

İçindekini bilselerdi.. içindeki sesi duysalardı.. dalga, dalga kabaran öfkesini ...diline gelen yüreğindeki ismi haykırabilseydi.. bu düğün yine olur muydu acaba?

Bir anda hızla kalktı yerinden... dayanılacak gibi değildi artık düşündükleri.. naralar atmaya başladı.. nara mı feryat mı anlayamamıştı ki hiç kimse.. sevdiği kızın ismini haykırıyordu.. ama haykırdıgı isim avludaki evin içerisinde kendisi için hazırlanan genç kızın adı degildi...

Acı ile haykırıyor, ağlıyor.. kendini yerden yere atıyordu.. herkes şaşkınlaşmıştı.. berberin elindeki ustura az kalsın yüzünü kesiyordu..


Sağdıçları, iki kolundan tutup kaldırmaya.., konuşup sakinleştirmeye çalışıyorlar fakat başedemiyorlardı.. bir deli kuvvet gelmişti sanki üzerine.. bir yanardag olup taşmıştı lavları.. yakıyordu içini ... artık taşması gerekti, akması gerekti içinde tutmaması gerekti.

Avluya boylu boyunca uzanıp kalmıştı öylece.. bağıra, bağıra ağlıyordu... hiç kimseyi dokundurmuyordu kendine...

Genç kızlar... kadınlar.. ağlamaya başladılar.. başörtülerini, yazmalarını mendil yapıp gözyaşlarını sildiler...

Yattıgı yerden sevdiği kızın adını böğürüyordu resmen.. onu çağırıyordu.. "............" gelmezse kalkmam "diyordu.

Bu sesler üzerine... avludaki gelinevinin penceresinin perdesi kıyılandı yavaşca.. birsürü kadın başı ve bunların arasında; başının iki yanına düşen meliklerinin ucuna sarı simli gelin telleri iliştirilmiş bir kafa uzandı.. yüzüne sürülen allıkların ve havanın sıcaklıgından yanakları al aldı.. simsiyah gözleri çakmak çakmak.. ve perde hızla kapandı.

Davullar bu sesi ört-bas etmek istercesine umarsızca tüm gürültücülüğüyle çalmaya devam ediyordu.. damadın annesi babası geldi.. oğullarının yanına çöktüler.. anası aldı oğlunun başını... dizlerine yatırdı... okşadı, okşadı.. yeni traşlanmış saçlarını yana yatırdı şefkatli ana elleriyle.. elleri kesik saç doldu. sırılsıklamdı oğlunun başı.. oğlunun teriyle kendi terinin tuzu karıştı birbirine..

"anammm" diye ağlıyordu genç adam yalvaran gözleriyle anasının dizlerinde...

anasının gözleri... babasının yüzünde,

"Olmasın beyy.. bitsin gayrı bu hazırlıklar.. oğlum gidiyor..

Babası,dimdik baktı oğlunun gözlerinin içine .. dişlerinin arasından hırsla fısıldadı etrafına bakınarak..

"Rezil ettin beni ele-güne.. kalk yerden de tepemi attırmadan otur yerine..

"Yürü" diyerek el etti karısının omzuna sertçe..

Karı koca yürüdü gitti..

Genç adam yerden kalktı, berber sandalyesine dogru yürüdü.. sarhoş degildi artık.. aklı başına gelmişti.içindeki öfke sönmüştü.. kabul etmişti.. artık yenilmişti.. onların kendisi için seçtiği kızla evlenmeye hazırdı .. başı sert bir yere çarpmıştı sanki.. anası babası böyle istiyorsa böyle olacaktı.. onlar kendisine bunu uygun görmüşlerdi demek !! tamamdı..

Keşkekler, yemekler yenildi.. tüm köy bu düğünden nasibini aldı.. koşuşturmalarla gün bitti..

Davul, zurna geceye dek aralıklarla çalındı.. harmandalılar oynandı.. halaylar çekildi.. delikanlılar, genç kızları göz ucuyla izledi.. yeni aşklar filizlendi...

Gecesine kına yakıldı gelinin avuçlarına, ayaklarına.. herşey olması gerektiği gibi oldu bitti....


O düğünü, sadece bir kişi uzaktan izlemek zorunda kalmıştı o gece....


Söylenmeden, dile getiremeden, biten... sönen aşklar vardır... yeterince anlatılamadan, neden.. niçinlere kalmadan biten sönen sevdalar vardır..

Belki de söylenmemesi en hayırlısıydı onlar için..


Şimdi o gençle, o genç kız hala görüşüyorlar .. yaşadıkları yer küçük bir yer çünkü. Yüzyüze bakmak zorundalar zaman zaman.. genç kız ise hala evlenmemiş.. bakıyorum da sanki hala yok olmayan bir kıvılcım var gibi... küllerin arasından zaman zaman ışıldayan ... ört bas edilen.. ama sönmeyen bir ateş...

Baktıkça, gördükçe yeniden canlanan bir ateş..