14 Aralık 2010 Salı

Felaket Tellalı...


Hani diyorum ki sadece bir kaç günlüğüne;

"Şöyle lapa lapa bi kar yağsın... Bahçeler karla dolsun. Ağaç dalları aşağılara sarksın, elektirik telleri bembeyaz kalın bir ipten olsun. Pencere pervazlarına, balkonlara kar yığılsın... Kuşlar camdan içeri baksın... Evlerin damlarından kar tozusun aşağılara göz gözü görmesin... Her bir kar tanesinin yere düşerkenki sesini duyalım o sessizlikte pıtır pıtır...Sabah olunca uzayda ilk yürüyen insan gibi, karda ilk benim ayak izim çıksın. Koşayım, yuvarlanayım çığlıklar atayım pamuk pamuk karların üzerinde...

Çocuklar eldivenlerini kaşkollerini kuşanıp kardan adam yapsınlar bahçenin ortasına... Havucu ve zeytini benden olsun... minik kardeşler kardan adamı yapan abilerini ablalarını izlesinler pencerenin ardından mutlulukla el çırparak.

Komşunun kedisi pencerenin içine oturup havada uçan kuşları izlerken, yakalayıp mideye indirmenin hayalini kursun umutsuzca...

Sımsıkı giyinmiş erkekler ellerinde küreklerle karları kürüsünler sağa sola... Çocuklarına, kadınlarına yol açsınlar ayak olsunlar...

Kuşlar hınzır bi çocuğun kapanına yakalanmadan özgürce uçsun gökyüzünde.. Kar sıralı dallarda, kırmızı kiremitlerin beyaza örtündüğü damlara sıçrasınlar bi çırpıda... iyi kalpli insanların pencere önlerine koydukları yemleri yesinler sevinçle...

Bahçeden geçerken karın üzerinde minik izler bırakan kedilere ve köpeklere yemek verelim sonra... Belki de bu güne dek hiç okşanmamış olan başlarını okşayalım. Sevgiyi hissetsinler, sıcacık el temasını... Bu dünyada kötü insanlar olduğu kadar iyi insanların da var oldugunu anlasınlar. Onlar dünyada dolaşan insanlardan daha sadıktır,daha sevgilidir, sevgiye sevgisiz kalamazlar..

Gazeteler bayiilere ulaşamasın, okullar tatil olsun, yollar kapansın bi süreliğine... ama yolda kalanlara da yardım edilebilsin...

İnsanlar akşamları evlerinde otururrken birbirine yaklaşsın. Sohbetler etsinler... Eskiye dönüp çocuklarıyla gölge oyunları oynasınlar çıplak duvarlarda.. . Dostlar kapımızı çalıp oturmaya gelsin eskisi gibi... ocakta çaylar kaynasın, kahkahalar taşsın duvar ardlarından... hüzünler duvara yapışsın.

Sokaktan geçen bozacı, evlerin kırmızı ışıklarına bakarak "booooozaaaa!!" diye bağırsın keyifle...

Bozacının gözleri, "bozacı!" diye seslenecek bir pencere arasın...

Biz'i hatırlayalım, birlikte yaşadığımızı, aynı evde olduğumuzu bir bütün olduğumuzu... ayrı ayrı hayatlardan kurtulup kısa süreliğine de olsa bir araya gelelim...

Sonra, "Hanıım diye seslensin kalın bir ses, bana bir çay verir misin?

Sıcacık bir odada batttaniye altında uyuyakalsın minikler.. anneleri üzerini örtsün şefkatle...

Gece kestane kebap olsun,

Sabah mis gibi kızarmış ekmek kokusu sarsın ortalığı....

Kış, kış gibi yaşansın eski zamanlardaki gibi...****


******

Kar beyaz örtüsünü toprağa sererken,

Bizler de evlerimizin kapısını kapatıp, kalın perdelerimizi camlarımıza gererken, sıcacık evlerimizde oturup, sıcacık çayımızı yudumlarken, meyvamızı soyarken, karnımız tok, sırtımız pek iken... yani tuzumuz kuru iken, dışarıda kar lapa lapa yağarken, ve bizler; bundan büyük bir keyif alırken lütfen biraz düşünelim ve sıcacık kalbimizin üzerine elimizi koyup iç sesimizi dinleyelim..

EVSİZLERİ UNUTMAYALIM....

- Bu gibi durumlarda Lütfen 0212 455 13 00 nolu hattan İBB'ye haber verelim..

İzmir'deki bildirimler için 361 71 51- 361 00 82 (Müyesser Turfan Güçsüzler Evi) veya (İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin) 441 05 20 – 293 13 14 numaralı telefonu arayın.. Eğer 60 yaş üstü ise Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ilgileniyormuş..446 33 52. Paylaşalım lütfen.

Ve her kim nerede yaşıyorsa, bulunduğu ilin, kasabanın belediyesine durumu bildirsin....

Kimse ayazda kalmasın...

Kimse DONARAK ölmesin.

10 Aralık 2010 Cuma

sen uyurken...


Gündüzleri iş yaparken,
Sık sık duraklıyor ellerim...
Ve gecenin bir kısmını,

Seni seyrederek geçiriyor gözlerim..

Kuşlardan önce uyanıp,
Şafaktan önce kalkıp seni öpüyorum...

Gözlerini, dudaklarını,
Kirpiklerini...

Ve ben, hep her seferinde,

Uyuduğum saatlere kızıyorum...

8 Aralık 2010 Çarşamba

sakarlığım tuttu


Geçmişime baktığınız zaman evimde kendi çapımda ufak tefek sakarlıklar yapmış olduğumu öğrenebilirsiniz. Bulaşık yıkarken çay bardağı ya da su bardağı kırmışlığım vardır. Hatta o gün içinde kırdığım bardak sayısı iki olduğunda, uğursuzluk olmasın diye bi üçüncü bardağı mutlaka kendim kırmak için uğraşmışımdır. Balkondan aşağı atarım ama o da kırılmaz inatla bi türlü.. Bi daha, bi daha atarım üçüncüyü kırana kadar...

*********

Günlerden pazardı ve oğlumun dershanesinde veli toplantısı vardı. O gün üzerimde bir tuhaflık vardı. Neydi o bilmiyorum ama hiç olmadığım kadar sakardım.


*******

Dershanenin kapısından içeriye girdiğim zaman, kapıdaki koruma görevlisi, "Hoş geldiniz efendim" dedi ve önündeki masanın üzerinden içi tepeleme çikolata dolu tabağı uzatarak ikram etti. İçinden bir tane kırmızı varaklı seçmek isterken çikolataları patır patır yere saçtım.. ufacık tabağa bir yığın çikolata koymuşlar hayret birşey!

"Ahh.. çok özür dilerim.. nasıl oldu bu hiçç anlamadım"gibi sözler sarfettim.. ve yere eğildim toplamak için. Koruma görevlisi büyük bir nezaketle "Olsun efenim ne ziyanı var? toplarım şimdi siz zahmet etmeyin lütfen..." gibi sözler söyleyerek serii bir şekilde yerdeki çikolataları tek tek topladı..

Çikolata tabağını masanın üzerine koymadan elime baktı. Siz alabildiniz mi bari? diye sordu sırıtaraktan..

Yok sağolun çikolatayı pek sevmem zaten(!) dedim ve yukarı kata seğirttim.

***

O anda yanıma mini etek giymiş bir genç kız geldi.. Etek boyu aşağı in(e)mediği halde çekiştirip duruyordu. Topuklu ayakkabılarının üzerinde durabilmek için de oldukça çaba sarfettiğinin farkındayım... Bu etek çekiştirme olayı için ben de herkesin söylediği o sözü söyledim. Tabii ki içimden. "Kızım çekiştirip durmaa, inmiyoo iştee inmiyoo..."
********
Beni merdivenlerin başındaki masanın önüne götürdü. Masanın üzerinde kitaplar, broşürler,öğrencilerin ders notlarının yazılı oldugu kağıtlar kuru pasta tabakları vardı. Hepsinden birer tane alıp verdi, sonrasında kolonya tutmak istedi....

Kolonyayı almak için avuçlarımı açmak için, broşürleri koltuğumun altına koyayım dedim, avuçlarımı açtım.. tam sıkıştıramadım galiba... O anda kolumun altındaki broşürler kayıp yere saçıldı...
"Hay allah kahretsin..."dedim.. çok özür dilerim canım yaaa...

Kız, elindeki kolonyayı bırakıp, mini olan eteğini yine aşağı doğru çekiştirerek yere çömeldi ve dağılan broşürleri toplamaya başladı.

Çok özür dilerim... gerçekten...

Eminim, içinden söyleniyordu.


*******
"Buyrun sizi öğretmelerimize götüreyim" dedi, Her sınıfta bir öğretmenimiz var. Elinizdeki listeye bakarak öğretmenlerimizle görüşebilirsiniz.. görüştüğünüzü de işaretlemeyi unutmayın lütfen." Not alabilmem için de elime ayrıca bir tükenmez kalem tutuşturdu.

Teşekkür edip dönerken, nasıl oldu bilmiyorum bu kez de omzumdaki çantam masanın üzerinde sıralı duran broşürleri olduğu gibi yere saçtı...


"Aaaa çok özür dileriiim.. gerçekten çok özür dileriiim. Ya bugün üzerimde bişey var ama ne anlamış değilim...
Sanırım o gün en çok kurdugum cümle bu oldu...
"Çok özür dileriiiim":))
Mini etekli kız içinden " Bu kaçıncı yav? Senin peşini mi toplayacağız be kadın! diyordu kesinlikle..

"Olsun efendim.. ben toplarım.. siz buyrun öğretmenlerimizle görüşün...

****
Matematik öğretmeni anlatıyor ben dinliyorum... gayeet ciddi... ben de tabiii.. Daha başka neler yapabiliriz oğlumuz için onu tartışıyoruz... Öğretmenimizi dinlerken elime not almam için verdikleri, tükenmez kalemin kapağını tık tık açıp kapatıyorum...

Birden, kalem kapağı "tak" diye hocanın göğsüne doğru uçtu ve oradan da yere yuvarlanıp gözden kayboldu.

Bir " Aaaa" çıktı ağzımdan şaşkınlıkla... çok özür dilerim.. nasıl oldu ki bu? hay allahh..."

Hoca eğilip yerde kapağı aramaya başladı... Ben rezil rüsva... bu kaçıncı yahu diyorum kendime. Yuh olsun! sana n'oldu böyle bugün?!

Olsun.. olsun.. "diyor, hoca yan yan gülümseyerek... (bir taraftan da elleri dizlerine yapışık vaziyette kalem kapağını arıyor.) Olur böyle şeyler. Ben de çok yaparım ders anlatırken falan... ( bana moral veriyor)

Hayır, adım çıkacak diye korkuyorum. Dershaneye desturla alacaklar beni bundan böyle... Ben yukarı çıkmadan namım yürüyecek...

" Dikkat! Sakar kadın geldi, dikkat sakar kadın geldi!

Valla, değilim aslında.

******

Son öğretmenle de görüşüp el sıkışıyorum ve aşağı merdivenlere doğru yürüyorum, b, an evvel evime gitmek istiyorum artık. Üzerimdeki deri ceketin içinde sırtımdan akan terler spor salonunda son üç günde attığım terin üç katıdır herhalde.


Toplantı bittikten sonra ziyaretçi defterine bir şeyler yazmamızı istiyorlar.

Kapıdaki koruma görevlisinin olduğu yere geliyoruz...
Kalemi elime alıp yazmaya başladığımda,

"Dilerseniz çantanızı ben tutabilirim hanımefendi" diyor görevli gülümseyerek...
Kafamı kaldırıp dik dik bakıyorum adama....

Namım almış yürümüş bile haberim yok!

27 Kasım 2010 Cumartesi

Yürek


Çok zaman geçmişti..

Epey bir zaman..
Unutmuştuk birbirimizi..
O çok degişmişti..

Tabii ben de...

Benim saçlarımda,

Onun sakallarında beyazlar nüksetmişti.
...
Gördüğümde gözlerine bakardım hep!
Kan çanagı gibiydi..
Beni görünce ya da
Sesimi duyunca

Sorardı gülerek,
"Adın neydi?"

Açar yüreğimi gösterirdim ona...

Sevgi dolu,

Hasret dolu...

Gözleri,
Kan çanagı olurdu...

Veda...


çok uzağa gitme..

git de;

bana çok uzak olma!

ol da,

yanımda hissettir kendini..

vedalar ağlatır beni...

ama sen ağlama!

ben senin ardından bakarken,

sen arkana bakma!

bak da el sallama..

bir başlangıcı,

bir de sonu vardır ayrılıkların..

bu ne ilk,

ne de son veda...

uzun olacak ayrılıkların..

bir şeyler unut gitmeden,

çorabının tekini,

ya da tel tokanın birini..

ya da sen kokan çamaşırını..

yastıgında saç telini..

ne bileyim, unut işte bir şeyleri..

giderken bebegim.. sen giderken

gözlerime bakma e mi?

Kimsin?


Bilmiyorum ki...

En çok ne acıtır canını? yalan mı, iftira mı, haksızlık mı? yalnızlık mı?

Kim üzebilir,

Kim ve ne ağlatabilir seni? sevdiğin mi? annen mi baban mı? kardeşin mi? ölüm mü?

Hayatta en çok ne seversin mesela? Ne mutlu edebilir yüreğini?

Ya da dur!! Sevindiğinde mutlu oldugunda ne yaparsın? Hoplar mısın yerinde, çığlık mı atarsın? yoksa şaşırır mısısn?

Bilmiyorum ki en çok ne düşündürebilir, kim ve ne üzer seni?

Sesle haykıra haykıra ağlar mısın mesela? Yoksa sessizce gözyaşı mı dökersin?Kendi kendine kaldığında mı dökersin sakladıklarını? Ağladıgını görmelerinden sakınır mısın?

Yoksa sen güçlü müsün?

Ya da, benim gibi hala içi çocuk musun?

**

En çok neye kızarsın? Ne öfkelendirir seni? Ne kudurtur ne sinirden deliye döndürür? Yıkar parçalar mısın etrafı? Öfkeni saçar mısın her yana? Korkutur musun sevdiklerini?

Yoksa saman alevi gibi misin benim gibi? Çabucak siner mi göçer gider mi, çabucak unutuverir misin öfkeni?

Yürekli misin? sözünün eri misin, yoksa dönek misin?

Korkak mısın benim gibi? en küçük bir tıkırtıya kalkar mısın? yalnız uyuyabilir misin mesela zifiri karanlık bir odada?ya da ıssız... karanlık bir yolda yürüyebilir misin tek başına? ya da kör karanlıkta mezarlıgın içinden tek başına geçebilir misin? hiç tırsmaz mısın?

**

Bilmiyorum ki nelere gülersin? kahkaha atar mısın hiç bilmiyorum.. karda ayagı kayıp düşenlere güler misin mesela?fıkra sever misin? yoksa yüzü gülmezlerden misin?

Yemeklerden ne seversin? karnıyarık mı? bamya mı, sarma mı? yoksa kuru fasulyeyle pilav mı?

**

Kimsenin kimseyi tanıyamadıgı, hatta kendisini bile tanıyamadığı şu dünyada ben seni nasıl tanıyabilirim ki?

Çok acıdı...


O merdiven taşlığında dikiliyordu ben de bahçenin tam ortasında.

Tek ayağımın üzerinde seke seke dönerken bir yandan da ona laf yetiştiriyordum. Oldukça kızdırmış olmalıydım.


Birden ayağındaki terliği eline alıp bana doğru fırlattı.

Terliğin bana doğru uçarak geldiğini gördüğüm anda ani bir refleksle başımı aşağıya eğdim çabucak... Başımın üzerinden uçup gittiğini gördüm:) ve onu ti'ye alarak, kahkahalarımın arasından

"Oofff çok acıdııı, çok acıdııı...." diyerek, tek ayağımın üzerinde zıpladım.

Korkmuştum ama, karşısında çeşitli hareketler yapmaya, onu kızdıracak şeyler söylemeye devam ediyordum. Bana deli oluyordu.

İstediğim zaman çok gıcık bir kız olduğumu ve onun damarına damarına bastığımı biliyordum ve bunu zaman zaman yapıyordum. Aslında kötü bir niyetim yoktu gerçekten de. Sadece annemi kızdırmayı çok seviyordum.

Bu kez son silahı olan diğer ayagındaki terliği eline aldı ve bana doğru son hızla bir kere daha fırlattı ki; terliği gözümün önünde görmemle beraber gözlerimin kararıp etrafımda bir çok yıldızın yanıp söndüğüne o gün bilakis şahit oldum...

Oyun bitmişti...

"Gözüm... gözüm!" diye avazım çıktığı kadar bağırırken annemin taşlıktan telaşla aşağıya inip yanıma koştuğunu görmedim bile..

Gözümün üzerine kocaman bir yumruk yemiş gibi olmuştum. Gözümü açamıyordum zonk zonk zonkluyordu ve gözyaşlarım sular seller gibi durmadan akıp gidiyordu.

O, "Yavrum.... kızım...." diye sürekli tekrarlarken onun sesindeki telaş ve korku hoşuma gitmişti. Bunun üzerine ağlama sesimi daha da yükselttim. Eliyle ellerimi bir kenara ittirdi ve gözümü inceledi... Bir süre sonra;

" Aaa ama... tamam artık bak birşey yok!" derken ıhlamur ağacının altındaki sandalyeye oturarak beni kucağına aldı.

Boynuna sarılmıştım...

Bir yandan gözlerimden akan yaşları siliyor, bir yandan da acım geçsin diye terliğin isabet ettiği gözüme küçük küçük öpücükler konduruyordu.

"Geçti mi artık? diye sordu yüzüme dikkatlice bakarak o yeşil gözleriyle.

Omuzlarımı silktim... dudaklarımı büzdüm küsmüş gibi yaparak.

" Ama sen istedin kızım, beni deli ettin" dedi yumuşacık sesle.

Koltuk alttlarımdan tutarak beni kucağından yere indirdi ve; hadi git yüzünü yıka şimdi, köpekler yalasa doyacak... Yüzün gözün pislik içinde" dedi gülerek.

Barıştık mııı? diye seslendi arkamdan ben yüzümü yıkamaya giderken.

Fasulye dişlerimi açığa çıkarıp " Küsmedim kii" diye cıvıldadım kafamı sallayarak.

***

Küsmedim ki! hiç küsmedim...
Belki de küstürdüm.. belki de üzdüm.. bil(e)medim hiç... Söylemedin..
Seni üzdüğüm her an için özür dilemek isterdim "bir daha yapmayacagım annnecim söz!" derdim.. sarılır öperdim..
Şimdi hiçbir şeyin hükmü yok.

Kelebek gibi...


Onu yerde gördüm,

Bir köşeye çekilmiş

Sessizce uyuyor gibiydi.

Herkesten ve her şeyden kaçmış da

Oracıkta uyuyakalmış.

Yorulmuş da dinleniyor gibi...

Ne kadar zarif ve ne kadar naifti.


Onu oradan alıp ne camdan aşağı atmaya,

Ne de çöpe atmaya kıyamadım.

Mekanı, çok sevdiğim bir kitabın arası olsun istedim.

Sayfayı her açtığımda hatırlamak istedim ki;

Yaşadığım hayat belki de bir kelebek ömrü!


Ve aldığım her nefes ne kadar değerli.

Ah kelebek!

Kısacık ömründe ne yaşadı, ne gördü ise işte o kadar!


Bir kelebek ömrü olsun kim ister?

Herkesten uzakta ve yalnız!

Bir kelebek gibi

Bir köşede

Savruluvermek ölüme?

Ne kadar hazin...

Sokak iti


Yolun karşı tarafına geçmek üzere yeşil ışığın yanmasını bekliyorum.

Birdenbire koşarak yolun orta yerine attı kendisini...

Nereden bilsin ki "it" kırmızının yandığını?

Akıp giden trafiğin arasına karışıp ezilmek üzereydi ki arabaların uğultusundan korkarak geri geri çekildi.

Bir yaprak gibi titredi korkudan.

"Höt... höt... diye bağırarak, bir taraftan da tek ayağını yere vurarak kovma hamlesi yaptı yanımdakilerden biri. Hani korksun da başka yöne kaçsın diye.

Yok hayır! O inatla karşıya geçmek için bir hamle daha yaptı. Yolun orta yerinde bir o yana bir bu yana dolandı durdu tin tin tin...

Girmek için delik arayan bir fare gibi. Kimbilir nereden kovuldu. Kimbilir belki de dayak yedi.

Küçücük bir şey!

Çırpı bacaklı, çenesi beyaz, gövdesi siyah, kulağında kendisine çok yakışan küpesi olan bir köpek.

Nasıl ama nasıl ürkek?

Oysa o şu anda insanların hareket etme alanını daraltan bir engel.

İnsan yaşamının bile önemsiz sayıldığı şu tuhaf alemde kaldı ki hayvanların yaşama hakkı düşünülsün. Nasılsa hayvan diye fren dahi yapmaya gerek duymadan ezmeye hakları da var(!)

Hani bazen insanın aklına gelen başına gelir ya, aklıma gelenin başıma gelmesinden ürkerim ve aklımdan kovmaya çalışırım o düşünceyi.

Sitenin kapısından içeri girerken uzun bir fren sesi, ve bir haykırış! Sonrası sessizlik...

Herkes bir yere bakıyor ama trafik hala devam ediyor. Karşıya geçmeye çalışan küçük köpek yolun orta yerinde yatıyor. Karnı bir balon gibi patlamış...

Bir canlının ölümüne tanık oldum ilk kez,

Gün boyu midem bulandı durdu. Hala olayın etkisindeyim.





Daha geçen gün büyük bir alışveriş mağazasının önünde asfaltla beraber dümdüz olmuş, bunun gibi siyah bir köpek görmüştüm. Kimbilir kaç zamandır orada öylece yatıyordu. Kaç araba geçmişti üzerinden o hale gelene dek kimbilir?

Özellikle durup izledim trafiği. Kimi yavaşlıyor, yanından geçip gidiyordu, kimi nasılsa ezilmiş deyip bir daha üzerinden geçiyordu. Ölmüş bir canlıya saygı nerede?

İçler acısı bir durum!


Onlara da yaşama hakkı.

Onlara da ev, sığınacakları doğru düzgün bir barınak. doğru düzgün muamele...
Heveslerini aldıktan sonra kendilerini sokağa atmayacak insanlar...


Onlar sokak köpekleri, yani insanların diliyle "it..."

Taşladığımız, kovaladığımız... hor gördüğümüz... "Ayak altında dolanmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar" dediğimiz

Bir parça kuru ekmeğe bile kul- köle,

İnsandan daha vefakar, daha sadık, daha dost..

Sokak it'lerimiz.

Sokak it'lerine çarpanlar da para cezasına çarptırılsa keşke.

Yeniden nafile


Biliyorum bazen bana kahkahalarla gülüyorsun... Bazen bir şeyler yapmak, olaya dahil olmak ve müdahale etmek istiyorsun...

Biliyorum ki;geride kalıp seyirci olmak, seyirci kalmak tarzın değil. Bizzat olaya hakim olmak istersin. Sahiplenmek... Bir anne kuş, bir anne tavuk gibi kanatlarının altına altına alıvermek... Korumak... Sımsıkı sarıvermek... Ortalığı velveleye vermek darma duman etmek...

Biliyorum bana dokunmak istiyorsun ara sıra... Saçlarıma, yüzüme... Elimi tutmak istiyorsun.. "Önce dinle" diyorsun yine sakin sakin. Anlatmak istiyorsun içinde kalanları... Anlatamadıklarını döküp saçmak istiyorsun. İçinde kalan öfkeni dışa vurmak istiyorsun.

Keşkelerini, pişmanlıklarını anlatıyorsun... "Ah olsaydım da yapabilseydim keşke" diyorsun.

****

Deliliğe vurdum artık işi. Odamın kapısını aralayıp, başını uzatıp bana bakışını yakalıyorum.

Yine; elinde su şişen, elektriklerin kesilmesine önlem olarak yastığının altına koyduğun el fenerinle beraber uyanık olduğumu gördüğün halde "uyudun mu?" diye soruşunu... Uyuma numarası yaptığımda, usulca üzerimi örtüşünü... Altına sokup uyuduğum yastığı düştüğü yerden alıp başımın altına koyuşunu.. Ya da ateşlendiğimde ateşime bakarken yakalıyorum seni... "Ah be kızım ah be kızım! Kendine bakmaktan acizsin sen!..." diye söylenişini gülümseyerek düşünüyorum:)

Boşuna inkar etme; çocuklar yalan söylemez ...

Oralarda bir yerde benim gör(e)mediğim bir yerde sessizce durup bize dahil olduğunu biliyorum ve inanıyorum.

Görmek, hissetmek ama dokunamamak... söylemek istediklerin olduğu halde konuşamamak, müdahele edememek... varlığını hissettirememek... Ve hala susmak! Senin için çok zor biliyorum...

Keşke gitmeyi tercih etmeseydin, keşke vazgeçmeseydin, keşke savaşsaydın, söylemek isteyip de söyleyemediklerini keşke içine atmasaydın... En yakının bile olsa; keşke sevgine layık olanı sevseydin, keşke yapmak istediğin o şeyi taa en başında yapsaydın.

Keşke pabuç gibi yüreğin olsaydı da mangalda kül bırakmasaydın!

Keşke her şeyden önce "Ben de varım" diyebilme cesaretine sahip olsaydın...

Analık böyle bir şey işte!.

Kendinden vazgeçmek.

Keşke vazgeçmeseydin.

Keşke... Anka kuşu misali yaratabilseydin kendini...

Yine yeniden...

Yeniden ah! nafile bilirim ...

Hikaye


"Kahramanların" dedim;

Bir hikayesi olur...

Sen, ne benim kahramanım olabildin,

Ne de bir hikayen var.

Koy hadi, yerine koyabilirsen...

Ortada, heba olup tükenen bir zaman var...

Ben bu dünyanın...


Sevgili'm...




Bilir misin,
Geceleri neden tüm sığınaklar kapanır?
Neden savunmasız ve
Çırılçıplak kalakalır tüm insanlar?
Tanrı neden korumaz yoksulları?
Bir insan,
Neden öldürür bir insanı?
Gece silip süpürürken tüm yaşanmışlıkları...
Rüzgar hırpalarken denizleri,
Ağaçları...
Ağaçlar ağıt yakarken,
Düşen yapraklarına...
Denizler ağlarken,
Ölü balıklarına...
Yorgunluk vurmuşken
Göz kapaklarıma...
Ben bu dünyanın,
Gelmişine... Geçmişine...
Küfredeceğim...

Kuşlar...


Birden kapkara bir bulut olup sardılar gökyüzünü,

Öbek öbektiler...
Yani o kadar çoktular...

...Küçük bir çocuk çığlık çığlığa annesine gösterdi.

Güneş sırtını tembelce dönmüştü.

Yağmur çiseliyordu.

O kadar güzeldi ki,
Hareketli bir sonbahar tablosuydu sanki..
Kuşlara bakıp,

"Herkes gidiyor" dedim camın ardından usulca...
Herkes gidiyor...
Kuşlar bile...

6 Mart 2010 Cumartesi

Ay çiçekleri...





"Bir gün..." diye başlıyor efsane ve;

" Okeanos'un kızı Klytie, ışık Tanrısı Apollon'la bir nehir kıyısında karşılaşır." diye devam ediyor...

"Narin yapılı, güzel Klytie'nin kalbine kolayca giren Apollon onu deli gibi sevmeye başlar. Fakat, Apollon kızdan çabucak bıkıverir. Klytie'nin fazla sevgisinin Apollon'u usandırdığı söylenir.

Zavallı Klytie şaşırır, ağlar, inler.. ve acıya dayanamaz ölür...

Apollon kendi yüzünden toprağa giren ve güneşin ışıklarını göremeyecek olan Klytie'yi "Heliotrope- Günçiçeği'ne çevirir.

Günçiçeği Apollon'a olan fazla sevgisini hala gösterir... o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürür"

Efsaneye göre Klytie şimdi bir Ayçiçeği..

O artık güneşe bağlı yaşamı nedeniyle güneş ülkelerinin çiçeği...

Koşulsuz ve tutkulu sevgisini, çiçeğinden çekirdeğine kadar geçiren deli bir çiçek...

Deli bir kara çekirdek o.

Aşkın çiçek hali....




** Ayçiçeği gibi.... **


Ay çiçekleri,

Hep güneşe dönerler ya hani

Yüzlerini..

İşte o yüzden,

Hep aydınlıktır ve

Hep gülümser yüzleri..

Ne olur

Sensiz bırakma beni !..

Güneşi yitik,

Boynu bükük

Ayçiçekleri gibi...


05/ 01/ 2009

5 Mart 2010 Cuma

Bu şehir...




Bir şehri terketmek,

Bir sevgiliyi, ya da çok sevdiğin bir dostu terketmek gibi olmalı....

Ben öyle hissettim..

Ayrılırken nasıl da salya sümük ağlamıştım.

Sanki etimden, canımdan bir parça kopartıyorlarmış gibi çok canım yanmıştı.



Sandım ki; yerine sevemem...


Sandım ki,

Şehirler beni sevmez...


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=129955

Ben de şehirleri.

Çok sonra anladım yanıldığımı.



Geçen gün, Liman çay bahçesinde ve o meşhur kırmızı şemsiyeli masada üç H.A.S ( Hülya, Alev, Sema) arkadaş otururken Alev " Tekirdağ'a alıştın mı artık Sema... sevdin mi? diye sordu.

"Sevdim "dedim hiç düşünmeden.

" Ya tamam da; en çok neyini sevdin merak ettim" dedi.

"Herşeyini" dedim.




Ben bu şehrin;

Liman çay bahçesinde arkadaşlarla buluşup ve illa ki kırmızı şemsiyeli masasında oturup simit yemeyi, çay içmeyi...

Balıkçı motorlarında ağları temizleyen balıkçıları izlemeyi...

Çaycı Emin'i...

Balıkçı Salih'i...

ÖZCAN ve DİYAR lokantasında dostlarla et- köfte yemeyi:)

Şehrin girişindenTekirdağ'ın gece manzarasını izlemeyi..


Ay çiçek tarlalarını ve fotoğraflarını çekmeyi.

Her sokağa çıkışımda gördüğüm BACAKSIZ'ı...

Köşebaşı yazarı Emine SONAL'ı..

Yıllardır spor yaptığı halde, yemek yemeyi çok sevdiği için bir türlü zayıflayamayan spor hocam, arkadaşım HATÇE'mi...

Hem nemli, hem pis... ama seyrine doyum olmayan denizini...

Mehtaplı gecelerini...

Enez yolu üzerinde yol kenarlarına sıralanmış pazarcı köylü kadınlarını...

Satır etini:)


Her gördüğümde burnunu karıştırıp duran minübüs durağındaki hop hopcuyu..

Simitçi KADİR'i...

Çiçekci Nergis'i...

Perşembe pazarını ve köy pazarından peynirimi, kuskusumu, eriştemi, yumurtamı aldıgım Nadide teyzemi...

İsmini hala öğrenemediğim pala bıyıklı, koca göbekli çiçekcimi..

Şehir meydanındaki seyyar satıcılarını...

Eşkinat Eczanesindeki arkadaşım Nebahat hanımı.

Nezaket abidesi mahalle marketçimiz CEMİL'i...




Hepsini.... hepsini çok sevdim...

Şehirler insanlar gibidir...



Bazısı seni kolay kolay içine almaz, barındırmaz...
İter, sevdirmez kendini...
Sevmez de!
Soğuk, sevimsiz suratını gösterir. Kendini ona sevdirmek için kaç takla atarsan at umrunda bile olmaz.
Ne ekmek verir,
Ne oldurur, ne de öldürür...
Süründürür!
Sonunda atar popona tekmeyi...

Yani her şehir yeni bir yolculuktur aslında...
Yeni bir yaşam biçimidir, öğretidir...


bu şehir beni sevdi:)

Ben de bu şehri...

Hem de çok!




Uzaklara gittim,

Çok uzaklara!...

Senin olmadığın yerlere....

Dağlardan,

Çıplak tepelerden,

Poyraz esintili yollardan,

Korkuluk asılmış tarlaları ardımda bırakıp boğazı geçtim..

Gelip geçen gemilerin ardında bıraktıgı köpükleri,

Sevişen, oynaşan, öpüşen sevgilileri izledim.

Ve onları kıskançlıkla izleyen "mutsuz" yalnız insanları da.


Yapayalnız geçiyordu karşıya gemiler..

Onları ne karşıya taşıyan martılar vardı,

Ne de;

Martılara simit atacak "mutlu" insanlar..

İnsanlar, başka şeylerin telaşındaydı.


Sevgilim, dedim ya...

Uzaklara gittim!

Senin "yakın" dediğin,

Bana "uzak" gelen yakınlara...

Sen bil(e)mezsin!

Seni gör(e)mediğim,

Sana dokunamadığım her yer "uzak" bana..




Söylesene
Neden bu iç kırgınlığım?
Neden
Bu dokunsan ağlamaklığım?
"Her son bir başlangıç" derdin
Anımsa...
Biliyorum
Bir
Sonu
Olmalı
Bu
kuraklığın..

yaşamalı inadına... inadına...



Oldugumuz yerden başka can'ların yanmasına, yok olmasına ne kadar üzülsek de, içimiz acısa da.. olayı birebir yaşamadan, olayların yakınında olmadan can ne kadar nasıl yanıyor derecesini anlayamıyoruz. O anı yaşamak için olayı, başka bir ağızdan dinlemeye, duymaya hiç benzemiyor...

gerçekten anlamak için birebir yaşamak ve görmek gerekiyor..


Hulki baba uykuya dalmıştı,

Odanın kapısını yavaşca kapatıp yan odaya yeni gelen hastayı ziyaret için geçtim... koridor sessiz ve bomboştu. Gündüzün hareketliği geçip gitmiş, akşam yemeklerini yedikten sonra herkes odasının kapısını kapatıp dinlenmeye çekilmişti. Hemşireler hastalarının son iğnelerini yapmak için odaları gezmeye başlamışlardı bile....

Sekseniki yaşında oldugunu öğrendiğim hasta, küçük bir kalp krizi geçirmiş... durumu iyiymiş, sadece takibe alınmış.. fakat yaşamaya isteksizmiş... yatagının etrafına üzüntüyle sıralanmıştı yakınları. Büyük bir ilgiyle nefes alıp verişini izliyorlardı.... " geçmiş olsun" dedim fısıltıyla ve ben de onlarla birlikte izlemeye başladım.


O ise, gözlerini tavana dikmiş yatıyordu hiç kımıldamadan...

Koca koca açılmıştı yaşlı kadının masmavi gözleri. Belki de şimdiye dek hiçbirşeye dikkatle bakmadıgı kadar dikkatle bakıyordu. Gözlerini bile kırpmıyordu. Sanki yukarıdan biri bakıyordu ve ona " beni iyi dinle" uyarısı yapmıştı.

Ara-sıra susamışcasına ağzını şapırtatıyor, ama gözlerini tavandan ayır(a)mıyordu.

Tavanda hiçbirşey yoktu. Ne bir ışık vardı, ne de bir gölge.. hiçbir yansıma yoktu...

Ellerini göğsünde birleştirmiş hiç kımıltısız.. öylece... belki onbeş-yirmi dakika boyunca baktı...

Sonra birden, ellerinden birini uzattı boşluğa... çok sevdiği birini görmüş gibi sevinerek... hafifçe gülümsedi.
Ürperdim...

Elini uzattıgı yere bakmaya korktum birşey görecegimden korkarak...


Odanın kapısı açıldı ve bir hemşire geldi. "nasılsınız? diye sordu yaşlı kadına gülümseyerek.. yanıt alamadı. Sonra üzerindeki örtüyü hafifçe aralayarak kabasından bir iğne yaptı. Küçük bir pamuğu iğne yaptıgı yere bastırdı bir süre ve üzerinden çektiği örtüyü yeniden örttü ve sessizce kapayı kapatıp gitti...

Hiç tepki vermedi, hiç ses etmedi, hiç hissetmedi... kim geldi kim gitti, kim ona ne yaptı, kim onunla konuştu? onu hiç ilgilendirmedi...

O; sadece tavana bakıyordu.

Bir ara; iki elini birden tavana doğru uzatarak anlaşılmaz bir inilti çıktı ağzından..

Ben ve odadakiler şaşkınlıkla beraber gözyaşlarımızı tutamadık..

Onun da mavi gözlerinden yaşlar akıyordu... başındaki beyaz tülbentin arasından çıkan bembeyaz saçları terle bulanmıştı.

"Yeter artık!" diye inliyordu yukarıdakine ağlayarak... "al artık" diyordu sanki..

Ama o almıyordu işte, istemiyordu çünkü henüz..

O ne zaman isterse... o ne zaman uygun görürse o zamandı demek ki.
Komidinin üzerinden bir peçete alıp, o beyaz tülbentten kurtulmuş bembeyaz saçlarını ıslatan terlerini yavaşça sildim.

Pencerenin önündeki masanın üzerinde kocaman bir çiçek vardı ve bir not koymuşlardı sevdikleri...

"seni seviyoruz !" diyorlardı kartta..


Yukarıdakine kendisini alması için yalvarıp yakaran kadına baktım..

Görmüyordu! hiçbirşeyi, hiç kimseyi.. odada onun için gelmiş bir sürü insan vardı ve o görmüyordu..

Refakatçısı olan kadın girdi odaya.. kızıydı... annesinin kendisini artık fazlalık olarak hissettiğini, yaşamak istemediğini, yukarıdakine her gün böyle yalvardıgını söyledi üzüntü ile.

" ne acı?" dedim odadan çıkıp giderken...

Ama ne olursa olsun,

yaşamak gerek inadına
Yaşamak... gecenin karanlığında
Dişe diş inada inat yaşamak

Mavi bir çiçek gibi
Nazlı bir bebek Gibi

Öyle hemen teslim olmak yok

Yeneceksin inadina, güleceksin inadina,

Dogacaksin inadina.

Ve; sıkı sıkı tutunmalı hercai hayata
pamuk ipliğine
İnat...

Yaşamalı inadına inadına...





Resim: fOTOKRİTİK

sana dair...






Sana dair bildiğim,

Tüm doğruların yanına birer eksi koydum..

Pes ettim! Yenildim!

Kendimi değil;

Seni haklı buldum.



Sen ölmeye mahkumdun..

Ben bir nefes vermek istedim sadece sana..
can çekişiyordun..

Yakıştıramadım sana ölmeyi.. ne olursa olsun yaşamalıydın! Salakça bir panikti benimki..

Çok çalıştım uğraştım.. ağır bir sevgi işçisiydim..

Oysa senin, sevgiye dair verdiğin bir savaş yoktu!

Senin için,
sevmekle, sevmemek arasında bir fark yoktu nasılsa...

Nasıl olsa yaşayabilirdin...

var ya; aslında sen ölmüştün!

Sevgisizlikten ölmüştün!

Bir kaya kadar sertti yüreğin,


Saksıdaki çiçeğe yapışan bir solucan gibiydi cümlelerin..

içten içe bitiriyordu yüreğimdekileri.

Sana göre; küçücük bir solucandı işte nihayetinde ne olacaktı?

Ne zararı vardı?



"Anladım ki;" lerle dolu cümleler kurmak artık çok sıkıcı.

Fakat, yine de son kez anladım ki;

verdiğin kadar alamıyorsan,
yaktıgın kadar yakamıyorsan..
anladığın kadar anlaşıl(a)mıyorsan,
"sevgin kadar konuş" diyorsan,

Boşuna!

Sevgiye dair tüm bildiklerini unut! ne biliyorsan...
Bugüne dek tüm biriktirdiklerini çıkart at cebinden...

Duygu fakiri ol azıcık! azıcık katı ol!

Ve tüm doğru bildiklerinin yanına bir eksi koy!

Eksiler fazla çıktıysa eğer; bu senin suçun değil...

Ne yapacağını biliyorsun artık!

Bırak ölsün..

Kızılcık...


Neden hep gözlerimi kapattığımda

Gözlerini görüyorum?

Neden seni düşündügümde hep

Kederle anımsıyorum?

Dinle bak! ses verdim

Kızılcık ağacımın altından...

Hani yoksun?

Hani nerdesin?

Hangi penceredesin?


Yenice'deki evimizin koskocaman iki bahçesi vardı (-belki de bana öyle geliyordu-) içinde de envai çeşit sebze... iki evin arasını bölen tahta avluya yakın yerde ise kısa bodur bir kızılcık ağacı...

O kızılcık ağacı, bizim evin üç küçük kızının ve mahalle kızlarının nelerine şahit, ortak olmadı ki?

Dipdiri bir sabahın, yorgun düşmüş akşamına kadar orada vakit geçirirdik.

Altımıza da küçük bir kilim sererdik. Üzerine oturup, boyu bir karışı bile geçmeyen mikadan yapılmış bebeklerimizle oynardık. Önümüzde ise annemin oyalanmak için verdiği, diktiği elbiselerden artan ufak-tefek kumaş parçaları.. makas.. iğne iplik.. bütün günü geçirmemize yetip artardı.

Ara-sıra da başımıza kızılcıklar düşerdi pıt.. pıt.. düşenleri hemen ağzımıza atardık gülümseyerek. Ekşimsi, buruk bir tat oluştururdu ağzımızda. Yüzümüzü buruştururduk yerken ama, gene de yemeden duramazdık.

Vakit öğle oldu mu, kızılcık dallarının arasından sızan güneş, biz anlamadan çıplak omuzlarımızı, yüzümüzü, burnumuzu yakardı, yandığımızı anlamazdık. Bütün günümüzü dışarıda geçirmekten ise yüzümüzü, kollarımızı çil basardı. Üç kız kardeş, üçümüz de birbirimizin modeli olmuştuk. Çilli... Birbirimize, birbirimizin yüzünü göstererek kahkahalara bogulurduk.

En sinir olduğum şey, yan komşumuz Süreyya teyzenin oğlu Erol'un beni ''Çilli bibi, çamaşır ipi, bindi bacaya, kaçtı kocaya'' diyerek kızdırmasıydı.

Elime ne geçerse fırlatır canını yakmak isterdim. Çillerimi sevmezdim o zaman, aynaya ters düşerdim. Onu oyunlarımıza dahil etmediğimiz için bize kızıyordu ya, aklı sıra bizden intikam alıyordu.

Evlerimizin arasında uzun tahtalardan yapılmış bir avlu vardı. Tahtaların arasından bizim oyunlarımıza gizli gizli bakardı, ben de kızdırırdım ''kızların içinde kızılcık bebeek'' diye seslenirdim. Anında toz olurdu..

Yıllar sonra doğduğum kasabaya gittiğimde gördüm ki, çocukluğumu geçirdiğim ev ile, hatırladığım o ev arasında uzaktan yakından alaka yok.. küçük bir ev ve.. iki küçük bahçe.. Altında oynadıgımız bodur kızılcık ağacı ise hala duruyor yerli yerinde.

Bir süre seyrettim..

Çilli üç küçük kız gördüm ben o kızılcık ağacının altında.. kızılcık tadından yüzleri buruş buruş olmuş... Elleri kızılcığa boyanmış, dillerini gösteriyorlar.. kızılcıktan kıpkırmızı. Avlunun arka tarafında komşu oğlu Erol'u gördüm bize gizli gizli bakıyor ve beni kızdırıyor yine saklandığı yerden

''Çilli bibi, çamaşır ipi, bindi bacaya, kaçtı kocayaa..'' gülümsedim kendi kendime:)

Çocukluğum..

Mahalle arkadaşlarım hepsini tek tek gördüm. Altında oyunlar oynadıgımız sokak lambalarının altında dikilip kaldım bir süre...





Şimdi Kızılcık zamanı.

Sen

Ben ve Kızılcık....

Gözlerim acıyor anne,

Bilmiyorsun...

Seni çok özledim!

3 Mart 2010 Çarşamba

kendini unutan kadınlar

Telefon açardı bana; " kahveyi ocağa koy, hemen yola çıkıyorum.." derdi.. atlardı arabasına, çok geçmez gelirdi. Çantasını koltugun üzerine fırlattıgı gibi ağlamaya başlardı.. ve anlatmaya.. çok şaşırırdım! ağlamaları o kadar kısa sürerdi ki ben daha ne oldugunu anlayıp fikir yürütene kadar o susup gülmeye başlar, başka konulara bile geçerdi..

"Nasıl olur ya?" derdim kendi kendime... aklım almazdı... Bir insan bu kadar kısa sürede hem ağlayıp hem nasıl gülebilirdi? bu nasıl bir psikolojidir ki?

"Böyle yapmazsam kafayı yerim ben "derdi. Böyle kapatıyorum yaralarımı. "Unutuyorum" derdi. "hayır unutmuyorsun, kendini hırpalıyorsun.. neden bitirmiyorsun bu evliliği anlamıyorum?" derdim..

Kadınların acı eşikleri, erkeklerinkinden daha yüksek. Ne kadar acı çekseler de tuhaf ve komik bir şekilde unutuyorlar. Yine yenidenlere yeni bir kapı açmak için unutuyorlar sanki.


Ona bakarsan erkekler daha unutkan.. onca insanın ve nikah memurunun karşısına oturup atıp tutuyorlar;

" İyi günde ve kötü günde/ hastalıkta ve sağlıkta/ölüm bizi ayırana dek..."

diyerekten... yemin üzerine yemin edip, üstüne bir de imza atıyorlar.. ayrıca da kendi kendilerine hiçbir tesir altında kalmadan daha tanışıklıklarında vermeye başladıkları vaattler.. mutluluk.. ve aşk üzerine kurulmuş cümleler... öpülen eller, koklanan saçlar... yazılan mektuplar,(mesajlar) kollanan yollar... daha neler neler.... hepsi kadını kandırmaya müsait şeyler olup amaca ulaşılıyor.....

Ve bir süre sonra prens ve prensesi şatolarına götüren ve arkasında "mutluyuz" diye koca koca yazılar asılan araba henüz yol ortasına gelmeden kabak olup kalakalıyor...

"pufff..."

Bunlar tamamen benim düşüncelerim degil tabi:)

İş güç sahibi, eğitimli, belli bir kültür seviyesine gelmiş bir kadın arkadaşımla yaptıgımız sohbetten..

Akşam izlediği bir dizi filmi anlatır gibi anlatıyor bana eşiyle nasıl tanışıp evlendiklerini ve sonra hayatının akışının nasıl yön degiştirdiğini...

Kısa metrajlı bir film olur ziyadesiyle..

Bazen dudakları titriyordu anlatırken.. sıra çocuklarının doğumuna gelince gülümsüyordu....

Çiçeği burnunda bir eczacı iken tanışmışlar..

Eczanesine sık sık gelip gitmiş er kişi.. öylesine işte, saçma sapan bahanelerle.. şurup almış, merhem almış, aspirin almış, saçı dökülüyormuş şampuan almış falan filan..

Şehrin hatırı sayılır ailesinin oğluymuş.. Kuyumcuymuş. Nadide şeyler satılırmış dükkanında.. hani öyle paha piçilmez şeyler var ya, işte onlardan. Ama arkadaşıma sadece kızının doğumunda takmış o paha piçilmez şeylerden bir tanecik o kadar.

"Çok karizmaydı" diyor eşini tanımlarken.. çok şık giyinirdi.. iki dirhem bir çekirdek... hala da öyle giyiniyor ya... ve çok saygılı çok beyefendiydi bana karşı... karşımda ceketinin düğmelerini ilikler öyle durur, öyle konuşur-du.

Sonra bir gün ilk kez eczane dışında oturup konuştuk.. evlenme teklif etti.. nedense hiç düşünmeden kabul ettim.. onun ilkokul mezunu olması bile beni caydıramamıştı. Babam zaten yoktu. İki abim ve annem " bak bu çocuk seni çok üzer, denk degilsiniz iyi düşün" dediği halde kabul ettim...

Ama onun bir şartı vardı. Bir süre annesiyle beraber yaşayacaktık.. ve sonra kendi evimizi hazırlayacaktık. Onu da kabul ettim.

O bir süre hiç bitmedi biliyor musun?.. kızım doğdu hala kayınvalidemin yanındaydık.. üstelik kızıma da aynı evde yaşadıgımız halde kayınvalidem bakmak istemedi.. Ben sabahları kızımı anneme bırakıp oradan da işime gidiyordum.. Akşamları da alıp eve geliyordum. Yemekleri yapıp sofraı kurup, bulaşıkları yıkayıp odama çekiliyordum.. tam bir savaş içerisindeydim.

Eşim ise evde figuranları oynuyordu. Tartışmalara başlamıştık. Kurulan sevgi cümleleri, verilen sözler, benim için ayrılan zamanlar kısa sürede yok olmuştu. O sık sık müzayedelere ve toplantılara gidiyordu.

Tam dokuz yıl sonra İkinci bebeğime hamile kaldıgımda taşıdıgım yüke dayanamaz duruma gelmiştim. Kayınvalidemin, kocamın gönlünü eylemekten, üstüne de biri karnımda iki çocukla kendime zamanım kalmamaya başlamıştı.

Ev üzerine ev olmuyor" dedi gözleri dolarak, insan kendini unutuyor...

Tam dokuz yıl sonra eşimin karşısına dikilerek "ben ev aldım gidiyorum, benimle geliyor musun? diye sormuş.

Gelmiş ama, akşamları yine yemegini annesinde yiyerek gelmeye başlamış gecenin bir yarısında.. bir süre masayı hazırlayıp çok beklemiş.. sonraları ise artan yemekleri çöpe dökmeye başlamış.

Paylaşılanlar tükenmiş..

Evlilik falan kalmadı artık. bitti dedi. Evin herşeyi benim üzerimdeydi. Çocuklarımın kıyafeti, okul masrafları, evin tüm gideri hep benim üzerimde.. canı isterse birşeyler alıp gelirdi.. pişirirdim, yerdi... o, bu evi otel gibi kullanıyordu artık.. artık birlikte de olmuyorduk zaten.. sevmiyordum çünkü.. bana dokunmasına izin ver(e)miyordum..

Zararın neresinde dönersen kardır dedim ve boşandım.. beden, akıl ve ruh sağlıgım oldugu müddetçe altından kalkamayacagım hiçbirşey yok benim.. çocuklarım ve ben.. gayet böyle mutluyuz...


* aşk bir sersemliktir" evet..

Bir körebe oyunudur.. yakalayan gözlerini sımsıkı bağlar.

Ama tek fark vardır... Sen gözlerini kendi kendine bağlamışsındır.. bu oyunda sana yol gösteren sadece hislerindir.. görmeden duyarsın.. bakmadan görürsün.. mantığın bangır bangır "hayır" diye bağırırken sen onu susturursun.. bilmezden, görmezden gelirsin bazı olumsuzlukları.. geri dönüşümü olmayan kararlar alırsın. Alarmlar çalmaya başladıgında bile "hadi canııım" dersin inanmadan.. gözlerin açıldıgında nereye geldiğine kendin bile şaşırırsın. "olmak istediğim yer ve birlikte olmak istediğim kişi bu degildi" dediğinde ise çok yol almışsındır.

"nasıl da anlamamışım? ne kadar körmüşüm? "cümleleri anlamsızlaşmıştır artık.

Sen kendi "ben'liğinden çıkıp hiç tanımadıgın bir benliğe bürünüp çoktaan kendine yabancılaşmışsındır..


*Okudugum kitapta bir cümle çok hoşuma gitmiş ve altını kurşun kalemle çizmiştim...

"Dip o kadar derin ve esnek ki,"hep daha, hep daha da dip var... ve o dip garip bir esneklikle insanı yukarı fırlatıyor...

Ve yepyeni bir "sen"i meydana getiriyor.


Köydeki kadın, şehirdeki kadın, kasabadaki kadın hep aynı kaderi yaşıyor... yaşatılıyor.. kadınlar öyle çok seviyorlar ki, ve öyle çok verici oluyorlar ki, ve öyle çok sabırlılar ki.. kendilerini unutuyorlar.. unutmaya zorlanıyorlar...

Kadınlar birer anka kuşu'durlar kendi küllerinden yeniden doğan....