27 Kasım 2010 Cumartesi

Yürek


Çok zaman geçmişti..

Epey bir zaman..
Unutmuştuk birbirimizi..
O çok degişmişti..

Tabii ben de...

Benim saçlarımda,

Onun sakallarında beyazlar nüksetmişti.
...
Gördüğümde gözlerine bakardım hep!
Kan çanagı gibiydi..
Beni görünce ya da
Sesimi duyunca

Sorardı gülerek,
"Adın neydi?"

Açar yüreğimi gösterirdim ona...

Sevgi dolu,

Hasret dolu...

Gözleri,
Kan çanagı olurdu...

Veda...


çok uzağa gitme..

git de;

bana çok uzak olma!

ol da,

yanımda hissettir kendini..

vedalar ağlatır beni...

ama sen ağlama!

ben senin ardından bakarken,

sen arkana bakma!

bak da el sallama..

bir başlangıcı,

bir de sonu vardır ayrılıkların..

bu ne ilk,

ne de son veda...

uzun olacak ayrılıkların..

bir şeyler unut gitmeden,

çorabının tekini,

ya da tel tokanın birini..

ya da sen kokan çamaşırını..

yastıgında saç telini..

ne bileyim, unut işte bir şeyleri..

giderken bebegim.. sen giderken

gözlerime bakma e mi?

Kimsin?


Bilmiyorum ki...

En çok ne acıtır canını? yalan mı, iftira mı, haksızlık mı? yalnızlık mı?

Kim üzebilir,

Kim ve ne ağlatabilir seni? sevdiğin mi? annen mi baban mı? kardeşin mi? ölüm mü?

Hayatta en çok ne seversin mesela? Ne mutlu edebilir yüreğini?

Ya da dur!! Sevindiğinde mutlu oldugunda ne yaparsın? Hoplar mısın yerinde, çığlık mı atarsın? yoksa şaşırır mısısn?

Bilmiyorum ki en çok ne düşündürebilir, kim ve ne üzer seni?

Sesle haykıra haykıra ağlar mısın mesela? Yoksa sessizce gözyaşı mı dökersin?Kendi kendine kaldığında mı dökersin sakladıklarını? Ağladıgını görmelerinden sakınır mısın?

Yoksa sen güçlü müsün?

Ya da, benim gibi hala içi çocuk musun?

**

En çok neye kızarsın? Ne öfkelendirir seni? Ne kudurtur ne sinirden deliye döndürür? Yıkar parçalar mısın etrafı? Öfkeni saçar mısın her yana? Korkutur musun sevdiklerini?

Yoksa saman alevi gibi misin benim gibi? Çabucak siner mi göçer gider mi, çabucak unutuverir misin öfkeni?

Yürekli misin? sözünün eri misin, yoksa dönek misin?

Korkak mısın benim gibi? en küçük bir tıkırtıya kalkar mısın? yalnız uyuyabilir misin mesela zifiri karanlık bir odada?ya da ıssız... karanlık bir yolda yürüyebilir misin tek başına? ya da kör karanlıkta mezarlıgın içinden tek başına geçebilir misin? hiç tırsmaz mısın?

**

Bilmiyorum ki nelere gülersin? kahkaha atar mısın hiç bilmiyorum.. karda ayagı kayıp düşenlere güler misin mesela?fıkra sever misin? yoksa yüzü gülmezlerden misin?

Yemeklerden ne seversin? karnıyarık mı? bamya mı, sarma mı? yoksa kuru fasulyeyle pilav mı?

**

Kimsenin kimseyi tanıyamadıgı, hatta kendisini bile tanıyamadığı şu dünyada ben seni nasıl tanıyabilirim ki?

Çok acıdı...


O merdiven taşlığında dikiliyordu ben de bahçenin tam ortasında.

Tek ayağımın üzerinde seke seke dönerken bir yandan da ona laf yetiştiriyordum. Oldukça kızdırmış olmalıydım.


Birden ayağındaki terliği eline alıp bana doğru fırlattı.

Terliğin bana doğru uçarak geldiğini gördüğüm anda ani bir refleksle başımı aşağıya eğdim çabucak... Başımın üzerinden uçup gittiğini gördüm:) ve onu ti'ye alarak, kahkahalarımın arasından

"Oofff çok acıdııı, çok acıdııı...." diyerek, tek ayağımın üzerinde zıpladım.

Korkmuştum ama, karşısında çeşitli hareketler yapmaya, onu kızdıracak şeyler söylemeye devam ediyordum. Bana deli oluyordu.

İstediğim zaman çok gıcık bir kız olduğumu ve onun damarına damarına bastığımı biliyordum ve bunu zaman zaman yapıyordum. Aslında kötü bir niyetim yoktu gerçekten de. Sadece annemi kızdırmayı çok seviyordum.

Bu kez son silahı olan diğer ayagındaki terliği eline aldı ve bana doğru son hızla bir kere daha fırlattı ki; terliği gözümün önünde görmemle beraber gözlerimin kararıp etrafımda bir çok yıldızın yanıp söndüğüne o gün bilakis şahit oldum...

Oyun bitmişti...

"Gözüm... gözüm!" diye avazım çıktığı kadar bağırırken annemin taşlıktan telaşla aşağıya inip yanıma koştuğunu görmedim bile..

Gözümün üzerine kocaman bir yumruk yemiş gibi olmuştum. Gözümü açamıyordum zonk zonk zonkluyordu ve gözyaşlarım sular seller gibi durmadan akıp gidiyordu.

O, "Yavrum.... kızım...." diye sürekli tekrarlarken onun sesindeki telaş ve korku hoşuma gitmişti. Bunun üzerine ağlama sesimi daha da yükselttim. Eliyle ellerimi bir kenara ittirdi ve gözümü inceledi... Bir süre sonra;

" Aaa ama... tamam artık bak birşey yok!" derken ıhlamur ağacının altındaki sandalyeye oturarak beni kucağına aldı.

Boynuna sarılmıştım...

Bir yandan gözlerimden akan yaşları siliyor, bir yandan da acım geçsin diye terliğin isabet ettiği gözüme küçük küçük öpücükler konduruyordu.

"Geçti mi artık? diye sordu yüzüme dikkatlice bakarak o yeşil gözleriyle.

Omuzlarımı silktim... dudaklarımı büzdüm küsmüş gibi yaparak.

" Ama sen istedin kızım, beni deli ettin" dedi yumuşacık sesle.

Koltuk alttlarımdan tutarak beni kucağından yere indirdi ve; hadi git yüzünü yıka şimdi, köpekler yalasa doyacak... Yüzün gözün pislik içinde" dedi gülerek.

Barıştık mııı? diye seslendi arkamdan ben yüzümü yıkamaya giderken.

Fasulye dişlerimi açığa çıkarıp " Küsmedim kii" diye cıvıldadım kafamı sallayarak.

***

Küsmedim ki! hiç küsmedim...
Belki de küstürdüm.. belki de üzdüm.. bil(e)medim hiç... Söylemedin..
Seni üzdüğüm her an için özür dilemek isterdim "bir daha yapmayacagım annnecim söz!" derdim.. sarılır öperdim..
Şimdi hiçbir şeyin hükmü yok.

Kelebek gibi...


Onu yerde gördüm,

Bir köşeye çekilmiş

Sessizce uyuyor gibiydi.

Herkesten ve her şeyden kaçmış da

Oracıkta uyuyakalmış.

Yorulmuş da dinleniyor gibi...

Ne kadar zarif ve ne kadar naifti.


Onu oradan alıp ne camdan aşağı atmaya,

Ne de çöpe atmaya kıyamadım.

Mekanı, çok sevdiğim bir kitabın arası olsun istedim.

Sayfayı her açtığımda hatırlamak istedim ki;

Yaşadığım hayat belki de bir kelebek ömrü!


Ve aldığım her nefes ne kadar değerli.

Ah kelebek!

Kısacık ömründe ne yaşadı, ne gördü ise işte o kadar!


Bir kelebek ömrü olsun kim ister?

Herkesten uzakta ve yalnız!

Bir kelebek gibi

Bir köşede

Savruluvermek ölüme?

Ne kadar hazin...

Sokak iti


Yolun karşı tarafına geçmek üzere yeşil ışığın yanmasını bekliyorum.

Birdenbire koşarak yolun orta yerine attı kendisini...

Nereden bilsin ki "it" kırmızının yandığını?

Akıp giden trafiğin arasına karışıp ezilmek üzereydi ki arabaların uğultusundan korkarak geri geri çekildi.

Bir yaprak gibi titredi korkudan.

"Höt... höt... diye bağırarak, bir taraftan da tek ayağını yere vurarak kovma hamlesi yaptı yanımdakilerden biri. Hani korksun da başka yöne kaçsın diye.

Yok hayır! O inatla karşıya geçmek için bir hamle daha yaptı. Yolun orta yerinde bir o yana bir bu yana dolandı durdu tin tin tin...

Girmek için delik arayan bir fare gibi. Kimbilir nereden kovuldu. Kimbilir belki de dayak yedi.

Küçücük bir şey!

Çırpı bacaklı, çenesi beyaz, gövdesi siyah, kulağında kendisine çok yakışan küpesi olan bir köpek.

Nasıl ama nasıl ürkek?

Oysa o şu anda insanların hareket etme alanını daraltan bir engel.

İnsan yaşamının bile önemsiz sayıldığı şu tuhaf alemde kaldı ki hayvanların yaşama hakkı düşünülsün. Nasılsa hayvan diye fren dahi yapmaya gerek duymadan ezmeye hakları da var(!)

Hani bazen insanın aklına gelen başına gelir ya, aklıma gelenin başıma gelmesinden ürkerim ve aklımdan kovmaya çalışırım o düşünceyi.

Sitenin kapısından içeri girerken uzun bir fren sesi, ve bir haykırış! Sonrası sessizlik...

Herkes bir yere bakıyor ama trafik hala devam ediyor. Karşıya geçmeye çalışan küçük köpek yolun orta yerinde yatıyor. Karnı bir balon gibi patlamış...

Bir canlının ölümüne tanık oldum ilk kez,

Gün boyu midem bulandı durdu. Hala olayın etkisindeyim.





Daha geçen gün büyük bir alışveriş mağazasının önünde asfaltla beraber dümdüz olmuş, bunun gibi siyah bir köpek görmüştüm. Kimbilir kaç zamandır orada öylece yatıyordu. Kaç araba geçmişti üzerinden o hale gelene dek kimbilir?

Özellikle durup izledim trafiği. Kimi yavaşlıyor, yanından geçip gidiyordu, kimi nasılsa ezilmiş deyip bir daha üzerinden geçiyordu. Ölmüş bir canlıya saygı nerede?

İçler acısı bir durum!


Onlara da yaşama hakkı.

Onlara da ev, sığınacakları doğru düzgün bir barınak. doğru düzgün muamele...
Heveslerini aldıktan sonra kendilerini sokağa atmayacak insanlar...


Onlar sokak köpekleri, yani insanların diliyle "it..."

Taşladığımız, kovaladığımız... hor gördüğümüz... "Ayak altında dolanmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar" dediğimiz

Bir parça kuru ekmeğe bile kul- köle,

İnsandan daha vefakar, daha sadık, daha dost..

Sokak it'lerimiz.

Sokak it'lerine çarpanlar da para cezasına çarptırılsa keşke.

Yeniden nafile


Biliyorum bazen bana kahkahalarla gülüyorsun... Bazen bir şeyler yapmak, olaya dahil olmak ve müdahale etmek istiyorsun...

Biliyorum ki;geride kalıp seyirci olmak, seyirci kalmak tarzın değil. Bizzat olaya hakim olmak istersin. Sahiplenmek... Bir anne kuş, bir anne tavuk gibi kanatlarının altına altına alıvermek... Korumak... Sımsıkı sarıvermek... Ortalığı velveleye vermek darma duman etmek...

Biliyorum bana dokunmak istiyorsun ara sıra... Saçlarıma, yüzüme... Elimi tutmak istiyorsun.. "Önce dinle" diyorsun yine sakin sakin. Anlatmak istiyorsun içinde kalanları... Anlatamadıklarını döküp saçmak istiyorsun. İçinde kalan öfkeni dışa vurmak istiyorsun.

Keşkelerini, pişmanlıklarını anlatıyorsun... "Ah olsaydım da yapabilseydim keşke" diyorsun.

****

Deliliğe vurdum artık işi. Odamın kapısını aralayıp, başını uzatıp bana bakışını yakalıyorum.

Yine; elinde su şişen, elektriklerin kesilmesine önlem olarak yastığının altına koyduğun el fenerinle beraber uyanık olduğumu gördüğün halde "uyudun mu?" diye soruşunu... Uyuma numarası yaptığımda, usulca üzerimi örtüşünü... Altına sokup uyuduğum yastığı düştüğü yerden alıp başımın altına koyuşunu.. Ya da ateşlendiğimde ateşime bakarken yakalıyorum seni... "Ah be kızım ah be kızım! Kendine bakmaktan acizsin sen!..." diye söylenişini gülümseyerek düşünüyorum:)

Boşuna inkar etme; çocuklar yalan söylemez ...

Oralarda bir yerde benim gör(e)mediğim bir yerde sessizce durup bize dahil olduğunu biliyorum ve inanıyorum.

Görmek, hissetmek ama dokunamamak... söylemek istediklerin olduğu halde konuşamamak, müdahele edememek... varlığını hissettirememek... Ve hala susmak! Senin için çok zor biliyorum...

Keşke gitmeyi tercih etmeseydin, keşke vazgeçmeseydin, keşke savaşsaydın, söylemek isteyip de söyleyemediklerini keşke içine atmasaydın... En yakının bile olsa; keşke sevgine layık olanı sevseydin, keşke yapmak istediğin o şeyi taa en başında yapsaydın.

Keşke pabuç gibi yüreğin olsaydı da mangalda kül bırakmasaydın!

Keşke her şeyden önce "Ben de varım" diyebilme cesaretine sahip olsaydın...

Analık böyle bir şey işte!.

Kendinden vazgeçmek.

Keşke vazgeçmeseydin.

Keşke... Anka kuşu misali yaratabilseydin kendini...

Yine yeniden...

Yeniden ah! nafile bilirim ...

Hikaye


"Kahramanların" dedim;

Bir hikayesi olur...

Sen, ne benim kahramanım olabildin,

Ne de bir hikayen var.

Koy hadi, yerine koyabilirsen...

Ortada, heba olup tükenen bir zaman var...

Ben bu dünyanın...


Sevgili'm...




Bilir misin,
Geceleri neden tüm sığınaklar kapanır?
Neden savunmasız ve
Çırılçıplak kalakalır tüm insanlar?
Tanrı neden korumaz yoksulları?
Bir insan,
Neden öldürür bir insanı?
Gece silip süpürürken tüm yaşanmışlıkları...
Rüzgar hırpalarken denizleri,
Ağaçları...
Ağaçlar ağıt yakarken,
Düşen yapraklarına...
Denizler ağlarken,
Ölü balıklarına...
Yorgunluk vurmuşken
Göz kapaklarıma...
Ben bu dünyanın,
Gelmişine... Geçmişine...
Küfredeceğim...

Kuşlar...


Birden kapkara bir bulut olup sardılar gökyüzünü,

Öbek öbektiler...
Yani o kadar çoktular...

...Küçük bir çocuk çığlık çığlığa annesine gösterdi.

Güneş sırtını tembelce dönmüştü.

Yağmur çiseliyordu.

O kadar güzeldi ki,
Hareketli bir sonbahar tablosuydu sanki..
Kuşlara bakıp,

"Herkes gidiyor" dedim camın ardından usulca...
Herkes gidiyor...
Kuşlar bile...