24 Aralık 2011 Cumartesi

çözmek...

içine girip çıkamadığımız, çözmeye çalıştıklarımız... çöz(e)meden bıraktıklarımız. yarım kalmışlıklar... bi kenara atılmışlıklar. yaşanamayanlar, yaşayamayanlar... hayatın içinde saklı kalanlar...
öyle... aniden çıkıveriyorsun ya karşıma. gözlerini dikiveriyorsun ya gözlerime şaşırıp kalıyorum... bi yumru ki ta şurama oturuveriyor nefes alamıyorum...

6 Aralık 2011 Salı

ne söylersen söyle sana kırılmaz yüreğim seni affetmek için o kadar çok ki sebebim...

27 Kasım 2011 Pazar

sonbahar...
koca bir kavak ağacının yanından geçiyordum ki, birdenbire önüme düştü. sapsarı olmuş, yer yer çatlamıştı yüzü. toprağa değiverince yüzü, sadece benim duyduğum kadar bir ses çıktı boğazından. tanıdım! bir yerlerden kopmanın verdiği acı bir sesti. içten, derinden gelen bir inilti. düştüğü yerden alıp korunaklı bir yere koyacaktım ki, yoldan geçen bir otomobilin rüzgarı ile savruldu yola. ezilip dağıldı derken; tekerlekler üzerinden geçmeden yeniden savruldu. her adım atışımda rüzgarda biraz daha savruluyordu, yetişemiyordum. kaldırımın kenarında soluklandı biraz. sonra; başka bir yaprak düştü yanına onun gibi. onun da beti benzi atmış, sararmış, o da koparak düşmüştü diğeri gibi. diğerleri de zamanı geldiğinde düşecekti onlar gibi. onların da toprağa değince yüzü,, onlar da acı çekecekti onlar gibi, savrulacaklardı zamanın içinde başka yerlere, ve son bir kez daha ayrılacaklardı sona doğru giderken tüm canlılar gibi. her kopuş, her ayrılış, hiç yaşanmamış acıları andırır. her kopuş, etin tırnaktan ayrılmasını andırır.. her kopuş başka yerlere savurur başka yerlerde barındırır, her kopuş bir sona sürükler, ve son kopuş hep tek başına yaşanır. (söztürk)

12 Ekim 2011 Çarşamba

ben sana baktığımda başka bi şey görüyorum.. hiç kimsenin göremediğini... çocukluğunu...

6 Ekim 2011 Perşembe

Yağmur Zamanı...



Ben; hiç yalnız kalmadım...
Kalabalık bi ailede yere atılan yataklarda
Yan yana, baş başa, el ele uyudum...
Masallar dinleyerek hayal kurmayı öğrendim.
Yalanlar söylemeyi hikayeler yazarken mi öğrendim yoksa;
yalanlar söylerken mi hikayeler yazdım bilemedim...

Köy düğünlerinde dümbelek seslerine eşlik ettim.
Kalabalık ortamlarda bulunup, kalabalık sofralara kaşık salladım.
Kaşığımı hoşaf suyunda yıkadım.

Dut ağaçlarını yere serilen bezlere silkeledim...
Can erikleri eteklerime gizledim.
Henüz olgunlaşmamış cevizleri taş üzerinde kırmaya çalıştım.
Elimin kırmızıya boyanışını hayretle gördüm...

Komşu bahçesindeki ağaçlardan ham elmalar çaldım...
Çocuktum, küçüktüm, sahici aşklara şahit oldum.
Ucu yanık mektuplar dinledim...

Harmandalı oynayıp diz kırdım...

Epey zaman oldu yarin bakışına vuruldum.

Gök alçaldı... alçaldı...
Şimdi Yağmur Zamanı...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Kolonya kokulu kadınlar


bahçe kapısının önüne dikilir,
sokağın taa sonuna bakışlarımı sabitler dakikalarca onu beklerdim..
uzaktan bir nokta gibi görürdüm önce...
sonra; yaklaştıkça yaklaştıkça... yüzüme bi aydınlık gelirdi...
"anne..." diye seslenir, koşmaya başlardım...
oldugu yerde dikilip kalır, kollarını açardı sonuna kadar.

sımsıkı sarılırdım...
ancak bacaklarına kadar gelirdim belki de..
kolonya kokardı mis gibi..
siyah rugan el çantasını hemen açar, geldiği yerde ikram edilen ve benim için sakladığı bonbon şekerini uzatırdı...
sonra elele tutuşur,
beraberce eve giderdik.

*** ******

Şimdi ne zaman yanımdan kolonya kokulu yaşlı bi kadın geçse arkasından bakakalıyorum...
Kolonya kokulu kadınları sana benzetiyorum.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Korkuyor musun?



Neden hep yürekli, cesur, dayanıklı imajı yaratmak isteriz başkalarının gözünde?
Böyle olmak zorunda mıyız?
Korkuyorsan "korkuyorum" de!

" Korkak, Ödlek ,tırsak" damgası yememek için mi bu cesur pozları?
Başkalarının gözünde ne olduğumuz nasıl olduğumuz bu kadar önemli mi?

" Aaa sahi mi? ben hiç korkmam" derler.
Oysa ben yeri geldiğinde açık açık söylerim cesurca.

Evet, ben korkağım, ödleğim, tırsağım, ne var ki bunda?
Korkularını açıkça ifade edebilenler en cesur insanlardır kanımca...

Karanlıkta, sessiz bir yolda tek başıma yürümekten korkarım mesela.
Yürürken arkamda ayak sesleri duyarım... ben dururum o da durur gibi gelir... Sanki biri beni kolumdan tutuverir...çekiverir...

Mezarlıkların yanından yürüyerek geçemem ödüm patlar. Yüreğim ağzıma gelir. Onların bizleri görüp görmediğini düşünürüm geçip giderken... soğuk soğuk terler boşanır üzerimden.

Evde tek başıma kalıp uyuyamam... Tek tek odaları gezerim,dolap içlerine bakarım,yatak altlarına.. hiç başıma gelmedi ama, sabaha kadar evi tavaf ederim..


Öğrenci iken sınıfta parmak kaldırıp yanlış cevap vermekten korktum.. Parmağım hep korkkak, ürkek kalktı... arkadaşlarımın arkasına saklandım.

O zamanlar dayak vardı, yanlış cevap verene de doğru söyleyene de tokat atılıyordu.
Düşüncelerimizi söylemeye bile korkuyorduk. Korkutuluyorduk...
*****

Eğer içimden geçeni dudaklarım söylerse başka alemlere gider gelirim...

Başım döner... Bunu söyleyen kişinin "ben" olmadığıma kanaat getiririm.

*** *****
Hataları yüze vurmamak gerekiyor belki...
Belki de içimizdeki öfkeleri atmak gerekiyor öfkeli olmamak için...

Karşımızdakinin hoşuna gitmeyen, dilimize kadar gelen ama söylenemeyenleri her fırsatta söylersek içimizi boşaltma adına, ne olur acaba diye düşündüğüm de olmuştur. Anneye babaya, arkadaşa, dosta...

Dilimizi tutmamızı bunun için istemiştir belki büyüklerimiz...

"Öyle her şey söylenmez, dile getirilmez ayıp!"

Ayrıca; ne çok "ayıp"la büyüdük...

Büyük sözü dinlemeyenler çok büyük "ayıp" ediyorlar...onlar "kötü çocuk, sen iyi çocuk ol e mi?...

Yoksa içlerindeki bastırılmış duyguların öfkelerin dışa vurumu olarak mı yaşıyoruz toplumca şahit olduğumuz olayları?

Kadınlarımızın, çocuklarımızın yaşadığı onca sıkıntı...
Toplum tarafından dışlanma,ayıplanma korkusunun sonucu mu bunlar?

Korkularımızı, öfkelerimizi korkmadan cesurca söylemenin zamanı belki de..
Belki de çok geç artık kim bilir...

24 Eylül 2011 Cumartesi


dinlediğim,tüm güzel şarkılardan daha güzel senin sözlerin...

bir yağmur sonrası huzurunda

bir yağmur sonrası ışıltısında...

22 Eylül 2011 Perşembe

sen hep baktığım yerde olma,
ben başımın çaresine bakarım...

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bazen çok geçtir...




Aklımı kaybettim, dedi.
Ellerimi...
Yürüyen, yol gösteren
Beni sana getiren ayaklarımı...
Hüzünle, sevgiyle, aşkla bakan gözlerimi..
Sıcacık, şevkatle ve titrek sokulan bedenimi..
An gelip de konuşan,
Kırılınca susan dilimi..

Yazımı,
Baharımı,
Son baharımı...
iklimlerimi...

Sevdiğimi,
Sevgili'mi..


Çocuk gibi baktıgım zeytin ağacımı,
Çiçeğimi..
İncir'imi...
Nar'ımı

Velhasıl,

Yaşamak için tutundugum her şeyi
Kaybettim!

aşk...


Ah aşk...

Kimi aşk var; ben gördüm yaşadım der..
Kimi; aşk vardı evet, ama yok artık bitti der..
Kimi de bunlar fasa fiso -aşk- diye bir şey yok!
İnanmayın böyle şeylere yalan der..

Herkes onun hakkında kendince bir şeyler söyler ama tam olarak nedir bilinmez..
Soruları cevaplan(a)mayan faili meçhul cinayet gibidir aşk

Huzur


Gökyüzüne daha bi yakınım sanki..
Bulutlara, yıldızlara daha bi yakın..
Öyle çok yıldız var ki..
Hani; elini uzatsan tek tek toplayacaksın gibi...
Ağustos böcekleri saz çalmaya devam ediyor...
Komşu evlerin ışıkları yanıyor,
Balkonda oturanların gülüşmeleri, çay kaşıklarının sesleri...
Bisiklete binen çocuklar,
Arabaların açık camlarından sokağa taşan müzik sesleri... çimlerin üzerinde sırt üstü yatıp keyfinden bi sağa bi sola dönen komşu köpeği...
Her şey o kadar güzel ve anlamlı ki şimdi..
Koltugumun arkasına atıyorum başımı ve gözlerimi kapatarak içime derinn bi nefes çekiyorum gülümseyerek...
Şükürler olsun allahım "diyorum... şükürler olsun...
Sağlıkla ve hepimiz bi aradayız...

eksik


hayatı hep bir eksik yaşarmış insan;
ya bir can'ı,
ya da bir malı...
bir tamamlanmamışlık hissi sararmış her yanı..

sardunyalar


sardunya yapraklarına benzetirim bazı insanları.. dokunduğunuz zaman kendilerine has güzel duygular saçar etrafına...

Bir şehri terkederken


Hava oldukça serindi..
Omuzlarımdaki hırkaya biraz daha sıkı sarıldım...
Ne o konuşuyordu ne de ben...
Sadece, yakınımıza kadar gelip kendini kıyıya vuran hırçın, köpük köpük dalgalara bakıyorduk...
- Sence özleyecek miyim ? diye sordum..
O bana "neyi" diye sormadan neyi kastettiğimi anlayarak
- Elbette özleyeceksin, dedi.
- İlk zamanlar zorlanacaksın.. ama alışacaksın... kendine başka başka uğraşlar bulacaksın sonra. Başka başka insanlar tanıyacaksın... Hayatın ritmine, akışına kaptıracaksın kendini. Gün gelecek, " bir zamanlar" diye başlayan cümleler kuracaksın herkese... Anlatacaksın.
- Yaparsın sen.. eminim, dedi.
- Evet dedim yavaşça.. yaparım ben, alışkınım...
Ben bir şehri terkederken,
Başka bir şehri sevmeye çalışırım...

18 Eylül 2011 Pazar

Memleket Kokusu


" İnsan tanımadığı bir şehirde nasıl uyanır,ne hisseder " diye sormuş bir arkadaşım...
Tuhaf... garip bi duygudur bu.
Mesela;
Derin bir uykudan uyanıp, kendini başka bir yerde bulmuşsun gibi hissedersin.
Başka sesler gelir dışarıdan,
Başka evler,
Başka perdeler giyinmiş başka pencereler görürsün.
Başka insanlar, hiç tanımadığın yüzler bakar pencerelerden balkonlardan...
Hangi sokak nereye çıkar,
Hangi caddeye açılır uzunca bir süre bilemezsin.

Yeni bir şehir;
Manzarası değiştirilmiş bir sahne gibidir senin için...
Değişmeyen, kıdemli tek oyuncu sensindir.
Hani diyorlar ya,
"Karnın nerede doyuyorsa orası memleketin..."
Olmuyor...
Memleketinin insanı başka,
Kokusu başka oluyor...

31 Temmuz 2011 Pazar

Düş yorgunu


Çok yalnızlık çekiyorsun,

Uzun uzun da susuyorsun.

Düşlerle besleniyorsun,

Düş yorgunusun...

Başın eğik, yüzün solgun,
İyiden iyiye inik kirpiklerin.
Ağır kapıların gcırdayışını andırıyor sesin.

Ben;

Toprağın güçlü,
Gökyüzünün sonsuz olduğunu gördüm.
İnsanlarınsa zayıf
Sevgideki kısa ömrünü,

Sevgiye olan açlıklarını...

Yaşarken şu dünyada,
Elde etmenin zaferi adına,
Her yanımın
Yalan üstüne yalanla dolu olduğunu gördüm..

Ben artık korktum,

Ben artık sustum.

Biri olmalı insanın hayatında


Yapayalnızdı... eşini kaybedeli çok olmuştu...

İlk zamanlar arayış içinde olsa da sonraları vazgeçti...

Kabullendi yalnızlığı, hatta sever oldu.

Evde kendi kendine konuşur oldu..

Kendinden başka biri varmış gibi, kendinden başka biri yaşarmış gibi sanki...

Televizyonda haberleri izlerken, bulmaca çözerken... yemek yaparken konuşur oldu.

Kendi kendine güler, kendi kendine eğlenir oldu

Yalnızlığıydı arkadaşı...

Yokmuşsunuz gibi davranır, onunla konuşurdu. Yalnızlığı onun sadık dostuydu.

Siz bırakıp gidebilirdiniz belki ama yalnızlığı bakiydi...

Her yanına gidişimde ona derdim ki;


" Mutlaka biri olmalı insanın hayatında "


Kendi nefesinin yanı sıra duyacağı, içini ısıtacağı başka bir nefes olmalı,

Komik bir film izlerken beraber kahkahalarla gülebileceği...

Romantik bir film izlerken sımsıcak elini tutabileceği, gözlerine aşkla bakabileceği biri olmalı,

Eve geldiğinde ona kahve pişirebileceği gün boyu neler yaşadıysa anlatabileceği,

Gecenin bi yarısı kötü rüyalardan uyanıp sokulabileceği "korkma ben yanındayım" diyen ve sımsıkı sarılan sevgi dolu bir ses duyabilmeli,

Sevgi dolu bir kucak sarabilmeli...

Akşam eve dönerken " akşama ne pişirsem ki" diye düşünebileceği biri olmalı.

Eve eli-kolu dolu gelebilmenin,

Evde kendisini bekleyen biri olmasının, anahtar kullanmadan eve girmenin mutluluğunu keyfini sürebilmeli...

Kahvaltısını hazırlayan, çayını tazeleyen, mutfağını buram buram kızarmış ekmek kokutan,

Evden çıkarken akşama ne istersin diye soran, ve koskoca bi alışveriş listesi hazırlayan....

İnsanın hayatında biri olmalı,

En çirkin halinde bile ne kadar güzel olduğuna inandıran...

Saçındaki siyahlar azalsa bile "yo hayır henüz beyazların görünmüyor.." diyebilen,

Seni her halinle...

Seni "sen" olduğun için sevebilen..

Bir ömür beraber yaşayıp

Beraber yaşlanabileceğin biri olmalı...

Yazdığın şarkıyı söyle


Şarkı dinlemek ister misin? diye soruyor bana..

" Evet ama benim o çok sevdiğim bir şarkı var ya hani, onu aç lütfen" diyorum.

Şarkıyı açıyor ve gidiyor.

Yumuşacık bir ses şarkıya başlıyor yavaştan... sözlerini anlamıyorum ama müziği çok güzel. Müzik güzel olduktan sonra sözlerin hiç önemi yok bence... Çünkü bazı şarkıların sözleri çok güzel ama, müziği berbat.

Gözlerimi kapatıp dinlemeye başlıyorum.

"Ne anlatıyor bu şarkı?" diye sesleniyorum içeriye.


"Ayrılığı" diyor.

Şarkılarda hep ayrılık mı anlatılır, mutluluk hiç mi anlatılmaz? İnsanlar hiç mi mutluluğa şarkı yazmaz... yazar tabii.

Masalsı bir hayatı anlatıyor bana bu müzik.

Her gece bir annenin küçük çocuğuna uyuması için anlattığı güzel bir masal gibi.

Sonsuz mutlulukla yaşanmış, geçip gitmiş zamanları... mutlu çocukları kavgasız gürültüsüz insanları.

Tatlı bi rüzgar var havada... köpeği ile birlikte yanyana koşarken saçları uçuşuyor küçük kızın... düşüyor ama ağlamıyor... kalkıp tekrar koşmalara devam ediyor sevinçle.

Evin mutfağından vanilya kokuları geliyor... neşeli konuşmalar, kahkahalar duyuyorum sonra.

Sonra; sen geliyorsun aklıma...

Sen hiç şarkı söyler miydin" diye düşünüyorum...

Şarkı söylediğini hiç hatırlamıyorum. Oysa, mutlu olup olmadığını bile düşünmemiştim o zamanlar. Sormamıştım da.

Şimdi soruyorum sevdiklerime "mutlu musun?" diye... şaşkınlıkla bakıyorlar yüzüme.

İnsan mutsuzken "mutluyum" der mi? mutsuzluğunu itiraf eder mi? Ya da gerçekten mutludur ama o mutlu olduğunun bile farkına varamaz kimbilir...

Şarkı yavaşlıyor.

Bitmese hiç takılsa,

Dönüp dursa plak gibi, hiç durmadan anlatsa dursa...

Bu şarkıyla uyusam, bu şarkıyla uyansam, masal hiç bitmese,

Hep anlatsa dursa...

" Bir varmış, bir yok'muş... bir varmış, bir yok'muş..."

Hayat; bir müzikse eğer,

Şarkının sözlerini yazabiliyorsan yaz...

Bir masalsa eğer,

Bir masal da sen uydur,

Yazdığın şarkıyı söyle, uydurduğun masalı anlat ne çıkar?

Hayat nasılsa bildiğini okuyor.

İşte o şarkı:

http://www.youtube.com/watch?v=327g0w9x77s

Muhayyer-Kürdi makamında...


Bu gökyüzünden orada da var mı?

Ya bu çakır yıldızlardan ?

Samanyolunu görebiliyor musun?
Sonra...
Küçük ayı, büyük ayı?

Geceleri bülbüller ötüyor mu bahçenizde?

Sabahları yalı çapkınları,

Yağmur kuşları?..

Peki ya;
Mayısta, Haziranda akasya ağaçlarının,
İğde ağaçlarının çiçek kokuları?


Evinizin önünde çocuklar ip atlıyor mu?
Omzu hırkalı kadınlar oturuyor mu kapı önlerinde?
Dantel örüyorlar mı ilmek ilmek hayatı örer gibi elleriyle?
Ağustos böcekleri nefes nefese kalana dek bağırıyor mu
Ağaç tepelerinde?

Pencerenden...
Eskilerden...
Muhayyer kürdi,
Semaiden usüllenmiş bir beste geliyor mu
Derinden?


"Elbet bir gün buluşacağız.. bu böyle yarım kalmayacak..."

31 Mart 2011 Perşembe

Adam'ım....


Demir adam'ım,

Kara kaşlı'm

Yakışıklım...

...Gitarına tel yap bu dünyayı oğlum...

Ne yüreğin can yaksın..

Ne de canını bir "can" acıtsın...

Ne olursan ol,

Önce "insan" ol!

Tuttuğunu koparan

"Adam gibi adam" ol!

Yürüyüp gittiğin yolda "iz"ol...

Yaralı kuşa kanat,

Evsize ocak ol..

"Evlat" ol..

"Eş" ol..

"Kardeş" ol...

Toprak gibi bereketli ol...

Velhasıl- ı kelam,

Her ne olursan ol,


"Ya olduğun gibi görün,

Ya da göründügün gibi ol

11 Mart 2011 Cuma

Yağmur kuşları...


Sevgilim;
Her yağmur yağdığında...
Kuşlardan selam eder,
Gözlerinden öperim...
Ve bil isterim,
Seni nasıl ve ne çok severim...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bir gün Alzheimer olursam eğer...


Sevgili'm...

Bir gün...
Eğer bir gün,
Her şeyi unutmaya başlarsam gün be gün...
Gözlerime baktığında
Sorgularsam eğer seni "kimsin?" diye.

Anlamsızca bakmaya başlarsam gözlerine...
Seni unutursam sevgili'm...

Üzülme... ağlama ne olur!

Bil ki;

Seni hafızamın en kıvrımlı,
En esrarengiz yerine saklamışımdır.

Sakın seni oradan çıkarmaya çalışma,

Bana,
Gözlerime eskisi gibi bak!
Ellerimi eskisi gibi tut...
Eskisi gibi sev beni!
Eskisi gibi dokun...


Unutma sen,

Ben senin sevgilin...

Ben senin iflah olmaz çocuğun...


******* **************

Alzheimer Derneği ve Novartis ilaç firması " Bir gün Alzheimer olsam..." başlıklı bir mektup çalışması başlatmış Sosyal sorumluluk projesi adı altında...

Pek çok ünlü; bir gün Alzheimer olsalar ve her şeyi unutsalar, sevdiklerine "son kez" neler söylemek istediklerini kaleme almışlar.

Bu mektuplar kitaplaştırılıp, Alzheimer Haftasında ücretsiz olarak dağıtılacakmış.


Ünlü değilim ve belki yazdıklarım bu kitaba girmeyecek ama benim hayat kitabımda yer alsın istedim.

Ve yukarıdaki mektubu yazdım.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Martı kanadına...


Bahar kokusu var sanki havada...
Gök ve deniz
Mavi esvaplarını giymişler bugün.
Bir bayram havası esiyor denizden.
Martılar çığırtkanlık yapıyor balıkçılara fütursuzca

Bir sevinç... bir kıyamet!

Ortalık insan kaynıyor...

Her şey o kadar güzel,
Ve o kadar net ki;
Her gün ve her saat sana yaklaşıyorum...

Bir martı kanadına sardım hasretimi sevgili'm!

Sana gönderiyorum...

2 Şubat 2011 Çarşamba

Sevgilim...


Yine

Sonbahar...

Yine

Hüzün...


Düşen her yaprakta

Yüzüm..

Yağan her yağmurda

Saklı gülüşüm...


Sana değil inan sevgilim,

Sonbahara bu küskünlüğüm...

Vazgeçiş...





Her gün

Bir mektup yazıyorum sana..

Sonra neden bilmiyorum

Vazgeçip yırtıyorum..

Ve sonra,

Sonra... başka bir gün yine....

En güzel, en yakıcı cümleleri kuruyorum!

Lakin, faydasız...

Ben bile artık sana inanmıyorum.

Yine eskisi gibi

Tıpkısının aynısı sözleri işiteceğimi biliyorum.

Belki de onun için..

Derdimi anlayamacağın için,

Beni anlayamayacağın için

Her gün

Ve

Her defasında

Yazdığım mektuplardan

Ve senden

Vazgeçiyorum...

Kör balıkçı...


Kör bir gecede,
Kör bir balıkçı ağ atıyordu denize..
İlmekleri kaçmış ağa
Kör balıklar tutunmaya çalışıyordu...

Dalgalı denizde hepsi başka bir yere savruluyor, birbirlerine ulaşamayışlarının sebebini anlayamıyorlardı...

Kör balıkçı ve kör balıklar kör olduklarını bilmiyorlardı!
Ve görmenin ne demek olduğunu da...

Hep geceydi
Hep karanlık...

Aydınlığı görmemişlerdi ki, güneşi tarif etsinlerdi...

Ne denizin mavisi,
Ne ağacın yeşili...
Ne balığın rengi,
Ne de balıkçının elleri...

Kördüler!

***
Kör balıkçının kör balıkları...
İlmekleri kaçmış ağlara tutunabilmek için çırpınıp durdular.
Gündüzü ve güneşi olmayan bir denizde
Dipsiz bir kuyudan ses bekler gibi
Kuyudan yukarı taş atılmasını bekler gibi
Kör balıkçının ağları dikmesini beklediler.

Uçsuz bucaksız denizde
Bir yanar bir sönerdi balıkçının feneri...
Ne balıkçı ağları dikebildi,
Ne de balıklar ağlara tutunabildi...

Kör balıkçının
Kör balıkları
İlmeği kaçmış ağlara tutunmaya çalışıp
Kör balıkçının kör balıkları olarak
Zifiri bir denizde yaşadılar sonsuza

27 Ocak 2011 Perşembe

Topuk sesleri..


-Benim ayakkabılarım yürürken neden ses çıkartmıyor?"

-Çıkartır kızım, çıkartmaz olur mu hiç?"

-Hayır çıkartmıyor... Çok sessiz.. Yürüdüğüm hiç belli bile olmuyor"

-Nasıl ses çıkartıyormuş peki başkalarınınki?

- Tok tok ses çıkarıyor işte..

-Ama sen daha küçüksün öyle ayakkabı giymek için. İleride bir gün senin de olur öyle ayakkabıların. Ama şimdi değil tamam mı?..."



*****




Önümde yürüyen kadının topuk seslerine vermiştim kulağımı.

Tok... tok... tok...! sesler çıkartıyordu... Ayağındaki topuklu ayakkabıların taşlı yolda çıkardığı ritmli sese resmen kaptırmıştım kendimi...

Topuklardan başka ses çıksa olduğum yerde kalakalacaktım sanki... Sürekli yere bakıyordum. Ayakların arkaya doğru ahenkli gidiş gelişlerine. Topuklu ayakkabıların taşların arasında bazen küçük delikler açtığını görüyordum. I

şıl ışıl parlayan simsiyah rugan platform topuklu ayakkabıların içinde yürürken o kadar cool görünüyordu ki... Ayakkabısı ayağından çıkarılsa herşey değişecek, kadın "bummm" diye bambaşka bir görünüme dönüşecekti sanki. Sihirli bi şey bu topuklu ayakkabı.

Topuklu ayakkabının kadını daha çekici, daha zarif ve daha gösterişli bir hale soktuğu tartışılmaz bir gerçek.

O da bunun çok farkındaydı... Evet; o ayakkabıların sihirli bir ayakkabı olduğuna kanaat getirmiştim. Gerçekten de o ayakkabıları kim giyse aynı çekicilikte olurdu bana göre...

Yüksek topuklu siyah rugan ayakkabılı kadının üzerinde dar bir blucin ve üzerinde de kaliteli oldugu belli olan bir tunik vardı sadece.. . Ayakkabıların taş zeminin üzerinde çıkardığı "tok... tok... tok..." sesleri kim duysa arkasını dönüp o sesin sahibini arıyordu.... Herkes o muhteşem ayakkbının içinde salınarak yürüyen kadına hayranlıkla bakıyordu.

Kadının peşindeydim... Alacağım bir kilo yufkayı iptal ederek durağa doğru ilerledim...

Karşıdan karşıya geçmek için trafik ışıklarında yan yana geldik... Zarif omzunda asılı duran çantasına el attı sıkıntıyla. Uzun, pres yapılarak dağınık dalgalar verilmiş saçlarını başıyla geriye doğru atarak çantasının içinde durmadan çalan telefonunu aradı telaşla...

Pembeye boyanmış dudaklarını yalayarak gözlerini kapadı bi an.. takma olduğu bariz belli olan kirpiklerini de şöyle bi indirip kaldırarak, çantasında güç-bela bulduğu telefonuyla konuşmaya başladı...

İşte o an sarı ışık yandı!

Ve ardından yeşil.. Işıkta bekleyen diğer insanlarla birlikte hareket ettik.. Işıkta duran otomobillerin içindekiler önlerinde yürüyen yüksek topuklu siyah rugan ayakkabının sahibinin ahengine kaptırmıştılardı kendilerini..

"Canım.. diyordu yüksek topuklu ayakkabı giyen kadın telefonda konuştuğu kişiye.. "Geliyorum.. geliyorum... birkaç dakika sonra oradayım da; ayağımdaki ayakkabılar canımı çok yaktı zor yürüyorum. Sanırım su topladı sağ taraf... canım çok yanıyo.. evet var.. var..?" diye cevap verdi.




Otobüs bekleyeceğim durağa gelmiştim. Tesadüf bu ya! Yüksek topuklu ayakkabı giyen kadın da durağın önündeki eczaneye girmişti..

Neler olup bitiyor diye arkamı dönüp baktığımda eczanedeki koltuklardan birine oturmuş, çantasından çıkarttığı babetlerini giyiyordu. Sonra eczacı kalfasının uzattığı küçük poşeti aldı. Ayağa kalktığında ben otobüse biniyordum...

"İşte buraya kadar "dedim, gülümseyerek.. "Bummm! "




Her kadın yüksek topuklu ayakkabı giyemez, onu hakkıyla taşıyabilmek de önemlidir. Yoksa yarı yolda arabası bal kabağına dönüşüveren külkedisi gibi hissedebilir kendini. Benim gibi:)

20 Ocak 2011 Perşembe

Seni terkediyorum...


İçimdeki o anlaşılmaz duyguyu artık anladım..

Bu sabah gözlerimi açtığımda

Seni terkediyordum..


Karar vermenin hafifliğini önce içimde,

Sonra beynimde yaşadım..

Biliyor musun bu terketme duygusunu daha önce hiç yaşamadım..

Kararı verirken üzülürüm sandım üzülmedim,

Ağlarım sandım ama ağlamadım..

Sadece kendi kendime gülümsedim:))

Dedim ki;
Dişin ağrıyorsa çektireceksin..
Yatağına yattığında rahat değilsen eğer,
Yastığını, yorganını, hatta yatağını bile değiştireceksin..
İşte ben de öyle yaptım.

Terketmek de..
Onun gibi birşey galiba..

Seni terkediyorum..:)

Önce;
Senin için kurduğum cümleleri..
Ve o güzel cümlelerin içinde ne varsa..
Özneleri,tümleçleri, cümle sonundaki sana ait yüklemleri..

Özür dilerim ama...
Hepsini geri alıyorum.

Sonra,
Sana gönderdiğim kahkahalarımı..
Tebessümlerimi..
Ve eylemleri..
Gittikçe uyuşuyor yüreğim
İnanamıyorum bu ben miyim?

Gitgide bir rahatlık seziyorum.. sanırım alerjim yok terketmeye..
Seni itiyorum ve kalkıyorum,
Sanırım tamamiyle bittin artık..

Seni terkediyorum işte
Artık bende kalmadın..

**
Değmesin gözün gözüme..

Bakmasın gözün yüzüme..

Rüzgar oldu esti derim,

Güneş oldu yaktı derim..

Bir hevesti geçti derim

El oldun artık dost yerinde..




Eskiye ait ne varsa hep sevmişimdir. "Eski" bana naftalin kokusunu hatırlatır. Bilirsiniz.. gelişigüzel konup saklanmaz naftalin kokulu eşyalar ya da aklımızın bir köşesine binbir özenle sakladıgımız naftalin kokulu anılar...


Kırılan herşeyi onaramazsın...

Ya da;

İmkansızı yapamazsın...

Ömür dediğin nereye kadar?

18 Ocak 2011 Salı

komik adam...


Esprili ve çok komik bir adamdı. Olmadık bir anda espri yapıp onu kahkahalara boğuyordu. "Cem Yılmaz gibi adamsın" demişti ona bir keresinde kahkahalarının arasında. " O kadar komik miyim hakkaten" demişti adam da göz kırparak.. "Evet çok komiksin" demişti kadın...


"Kadınlar komik erkekleri severlermiş" dedi, adam. Demek doğruymuş... Güldü kadın..

"Bilmem her kadın için geçerli değildir belki "dedi, kadın.
Kadına gözlerini dikerek, "Ya sen? diye sordu adam. Kadın sustu..

Her görüşmelerinde arkadaşlıktan öte bir yerlere gittiklerinin farkındaydı kadın. Belki de ilk kez saatlerce birini düşünüyordu. Küçük şiirler, sevgi cümleleri, bazen komik fıkralar bile gönderiyordu adam kadının cep telefonuna.. Kadını şaşırtıyordu her seferinde... Ve bu onun daha çok düşünmesine sebep oluyordu.

Bir gün... Buluşalım" dedi, adam kadına.. "Buluşalım" dedi, kadın. Bugün gülmeyeceklerdi, bu kesindi.

"Bugün dananın kuyruğu kopacak"dedi kadın hazırlanırken kendi kendine...

*****

Bir parkta, ağaçlar arasında bir ahşap masaya oturmuşlardı... Her ağacın altında bir masa.. ve hemen hemen her masada bir sevgili.
El ele.. göz göze sohbet ediyorlardı.

Uzun uzun incelediler ilk önce onları sessizce. Kendileriyle kıyasladılar. Kendilerinde olmayan birşeyleri gördü o anda kadın onlarda. Hiç onlara benzemiyorlardı.. " Çok istedim oysa" dedi kadın içinden erkeğe bakarak. Olmadı galiba...

Erkek, konuşmaya nasıl gireceğini düşünüyordu tam tersi. Bugün hiç de komik ve hiç de konuşkan değildi.

Garson geldi o an elinde kağıt kalemle... ölü balık gözlerini dikti üzerlerine "ne içersiniz?" gibi soran gözlerle bakarak. İki kişinin verdiği siparişi unutabilir miydi? Aklının bir köşesine yazamaz mıydı? Sıcak, bol tarçınlı birer salep söylediler.

İçlerinde anlamsız bir sıkıntı... Kendileri yaratıyorlardı bu sıkıntıyı. Hiç gereği yoktu. Her şey öylesine apaçıktı oysa.
Bakıyorlar ve göremiyorlardı bugün birbirlerini. Işık yetersizdi.

İşte bu tuhaf duyguların arasında adam birdenbire soruverdi kadına.. Belki de hazırladığı konuşma bu değildi bilemiyorum. Elinde sürekli havaya atıp tuttuğu kibrit kutusuna dikmişti gözlerini.


Yani öylesine.. kayıtsız.. ve lakayt bir biçimde sordu .. "Sence biz neyiz?
-Nasıl biz neyiz?
-Yani durumumuz ne?
-Durumumuz? dedi, kadın şaşırarak.


Adam elindeki kibrit kutusunu habire havaya atıp tutuyordu.. Kadının içinden kibrit kutusunu alıp, uzaklara fırlatmak geçti..
- Yanii.. anla işte..
- Neyi?
- Biz... sevgili miyiz, değil miyiz?


Yuhh !! dedi kadın içinden. Evet bekliyordum da bu kadarını da beklemiyordum. hani; -sana doğru geliyorum, sana boş değilim ama bir birlikteliğe de hazır değilim, ben bağlanamam- bu tarz şeyler olabilirdi belki ama bu kadarına da pes!!

"Bunu bana sormayacaktın" dedi kadın içinden. Seni çok sevsem bile artık sana söylemem. Sen bize bir ad koyamıyorsan, sen yüreğini ortaya koyamıyorsan cesurca... kaçıyorsan korkakça ben sana cevap veremem!

Tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Üstelik arkadaşlıklarına da yazık olmuştu. Kadın kafasını sallayarak"keşke.." dedi.. hiç bozulmasaydı..

Zaman harcayarak kurulmuş birşeylerin, küçük bir dil darbesiyle yıkılmasından sonra, duyduğu acıyla, beklentilerinin hiçbir zaman büyük olmaması gerektiğini o an anlamıştı kadın..
-Bunu bana mı soruyorsun? dedi, kadın.-
- Evet..
-Sen bilmiyorsan ben sana söyleyemem.
-Ben bilmiyorum sen söyle dedi, adam pis pis sırıtarak.


"Yok, bu o değil" dedi kadın içinden. İyice hiddetlenmişti. yamuk bir gülümseme oturttu dudaklarına.Gözlerini hiç kaldırmadan, erkeğin yüzüne hiç bakmadan.. bir saattir önünde duran salepi hatırlayarak küçük bir yudum aldı telaşsızca.


-Neden gülüyorsun şimdi? diye sordu adam. Kadın gözlerini kaldırıp baktı.

Önceden olsa, baktığı gözlerdeki yeşile dayanamazdı.İçine ince bir sızı saplanırdı ve duyduğu o sızı hoşuna giderdi..

-Hiç.. üşüdüm dedi, kadın.
-Eee.. dedi, adam.
-Ne olduğumuzu merak ediyorsun ve bana soruyorsun tamam... biz seninle arkadaşız..
-Arkadaş mıyız?
-Evet..-
-İyi o zaman dedi, adam. Elindeki kibrit kutusunun işi bitmiş gibi masanın üzerine bıraktı.

Böyle durumlarda yan çizmek erkeklere has birşey miydi acaba?

Bu konuşma sahnesinden sonra film koptu..

****

Uzun bir aradan sonra,
-Ben nişanlandım.. diyerek aradı adam.
-İyi dedi, kadın..

Telefonu kapattığında ağlıyordu.

9 Ocak 2011 Pazar

Maziyi unutmak mı lazım...



Eskiye ne zaman göz atsam, kıvrılıp oturmuş görürüm kendimi ayrı bir yerde. Ellerim başımın iki yanında kavuşmuş düşünür dururum... Oysa herkes yaşadığı ne varsa çoktaan unutup başka şeylerle meşgul olmaya başlamıştır bile...

Ben elimde bir çomak deşer dururum...

Altlardan üstlere çıkarır ve sonra yakarım ateşleri...

Başlarım yanmaya...

****

"Sen de unut" derler bana takılma!.. Unut boşver... Zamana ayak uydur.
Oysa ben çok gerideyim. Yetişmem, ayak uydurmam mümkün değil... O kadar ayrı telden çalıyoruz ki...

O hep önden gider, ben ardından...

Bozduklarını silmeye tamir etmeye çalışırım ama yapamam hiç, yorulurum

Önümde bir yap-boz, oynar dururum...

****

Eski; kullanılmış ve yıpranmış... zaman geçip giderken üzerinde izini bırakmıştır. Bir daha yaşanması, oraya o mekana gidilse bile, "o" hatırlansa bile bir kez daha o duyguları asla hissedemeyeceğin bir an'a bir eskiye dönüşmüştür artık...

Sadece yüreğindedir saklanıp yaşanan. Eskisi gibi sıcacık yaşayan o an'lar ve mekan, ve o insanlar... Fotoğraflarına baksan bile hissedemezsin belki aynı sıcaklığı aynı gerçekliği... Gerçeğini yaşadığın an ile hayalinde yaşattığın eskilerle yıllar sonra karşı karşıya geldiğinde bir balkabağına dönüşecektir belki. Ya da önünden hızla geçip giden upuzun kuyruğu olan ıslak bir sıçan... Ya da hayranlıkla izlediğin bir tablo belki...

*** Hep mi öyleydi, yoksa değer verdiklerimizi kaybedince mi öyle yaşamaya başladık bilmiyorum.. Boşluklarını hissettiğimiz insanların, mekanların, zamanların yerlerini başka şeylerle doldurmaya çalıştığımız kesin...

Bunu; kaybettiklerimizi hatırlayıp acı çekmemek için mi yapıyoruz acaba?

Hatırlayıp her gün gözyaşı dökmemek için onlara ait, onları hatırlatan tüm delilleri yok etmek, ortadan kaldırmak bizleri rahatlatıyor mu? Bunun için mi böyle davranıyoruz?

Geride bıraktıklarımıza bakıp da "ah!" çekmemek için mi, pişmanlıkların yüze çarpmaması için mi?

Bir kaçış mı bu?

Geçmişinden kurtulamayanlar, eskiyi parlatıp parlatıp yaşayanlar huzursuz, mutsuz insan damgasını yer başkalarının gözünde ama bu doğru değil. Eskiyi konuşarak rahatlatırlar kendilerini. Biriktirmek onlara göre değildir... Çünkü biriktirmek, bir şeylerin üzerini örtmek bir nevi kaçıştır, daha fazla rahatsızlık vericidir...

Gün gelir volkan olur patlar.

Maziyi unutarak her şeye boş verip gelişen zamana uymak mı gerek, yoksa hatıralara sahip çıkarak ara sıra onları besleyip unutmamak mı gerek bilmiyorum.

"Geçmişi unuttum, önüme bakarım... asla geriye dönüp bakmam bile" diyebilen kim var ki?

8 Ocak 2011 Cumartesi

O ev...


Şimdi o ev yıkılmış,
Şimdi o ev harab olmuş...
Şimdi bahçedeki ağaçlar boynunu bükmüş,

Yılların yorgunluğu var dökülmüş yapraklarında...
Bahçede hüznün soluk rengi
Ve Ahşap masa;

Ayrılığın şarkısını söylüyor sessiz...
Ne zaman o eski eve gitsem,
Bir yanım terkedilmiş kalakalır bahçede...
Bir yanım eksik kalır soğuk ve sessiz odalarda...
Bir yanım ise;

Çığlık çığlığadır tek başına.
Dar ve uzun sokakların sonunda bıraktığım ben...
Sessiz, çaresiz

Bir başıma kalakalırım,
Ağlamaklı

Çocuk yanımla anılarda.

Durdum...


Gerçekle düş arası bir zamandayım...

Son hızla koşuyorum can hıraş...

Nereye koşuyorum, neden koşuyorum, birinden ya da birilerinden mi kaçmaya çalışıyorum bilmiyorum ama koşuyorum işte!. Bir yere mi geç kaldım acaba diye de düşünüyorum koşarken. Kolumdaki saat dikkatimi çekiyor. Kadranı kocaman bir saat. Fakat durmuş. Anlıyorum ki, zaman vurguluyor bana kendini...

Sonra koca bir ormanda buluyorum kendimi. Yön bilmez bir halde, uzun gövdeli, derin gölgeli, uzun uzun ağaçlar arasında gidip geliyorum. Korkunç sesler, homurtular duyuyorum anlaşılmaz...
Koşuyorum koşuyorum ayaklarım bir türlü ilerlemiyor.

Tam bir kabus! kan ter içinde kalıyorum.

****

Sonra kalın, tok bir vapur sesi kocaman sessizlikte yankılanıyor. Gemiler geliyor, gemiler kalkıyor limandan... Tuhaf bir yer burası. Limanda bekleyenlerin hiç birinin beklediği gelmiyor.Gelenler ise bekleyenlerini bulamayıp gerisin geri dönüyor...

Gidenlere bakıyorum, kiminin yüzü yok, Kimi küskün, Kimi kırgın... Kiminin boynu bükük, Kiminin gözü yaşlı... Olduğum yerde durup öylece kalıyorum.

****

Duruyorum... Bu duruş benim için çok önemli. Nerede durduğum ve nasıl durduğum, ya da kimin yanında durduğum...

Etrafıma bakıyorum.
"Hay allah koşmuyor muyduk?"diyorum.
"Hayır" diyor, içimden bir ses. "Tamam, bitti artık! Dur ve düşün...

" Dur ve düşün " diye tekrarlıyorum...

Demek ki o gün bugün!

Şimdi ben

Durdum görüyorum...

Şimdi ben durdum,

Dinliyorum...

Şimdi ben durdum

İzliyorum...

Şimdi ben...

Artık ben...





resim: Sığınak