6 Mart 2010 Cumartesi

Ay çiçekleri...





"Bir gün..." diye başlıyor efsane ve;

" Okeanos'un kızı Klytie, ışık Tanrısı Apollon'la bir nehir kıyısında karşılaşır." diye devam ediyor...

"Narin yapılı, güzel Klytie'nin kalbine kolayca giren Apollon onu deli gibi sevmeye başlar. Fakat, Apollon kızdan çabucak bıkıverir. Klytie'nin fazla sevgisinin Apollon'u usandırdığı söylenir.

Zavallı Klytie şaşırır, ağlar, inler.. ve acıya dayanamaz ölür...

Apollon kendi yüzünden toprağa giren ve güneşin ışıklarını göremeyecek olan Klytie'yi "Heliotrope- Günçiçeği'ne çevirir.

Günçiçeği Apollon'a olan fazla sevgisini hala gösterir... o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürür"

Efsaneye göre Klytie şimdi bir Ayçiçeği..

O artık güneşe bağlı yaşamı nedeniyle güneş ülkelerinin çiçeği...

Koşulsuz ve tutkulu sevgisini, çiçeğinden çekirdeğine kadar geçiren deli bir çiçek...

Deli bir kara çekirdek o.

Aşkın çiçek hali....




** Ayçiçeği gibi.... **


Ay çiçekleri,

Hep güneşe dönerler ya hani

Yüzlerini..

İşte o yüzden,

Hep aydınlıktır ve

Hep gülümser yüzleri..

Ne olur

Sensiz bırakma beni !..

Güneşi yitik,

Boynu bükük

Ayçiçekleri gibi...


05/ 01/ 2009

5 Mart 2010 Cuma

Bu şehir...




Bir şehri terketmek,

Bir sevgiliyi, ya da çok sevdiğin bir dostu terketmek gibi olmalı....

Ben öyle hissettim..

Ayrılırken nasıl da salya sümük ağlamıştım.

Sanki etimden, canımdan bir parça kopartıyorlarmış gibi çok canım yanmıştı.



Sandım ki; yerine sevemem...


Sandım ki,

Şehirler beni sevmez...


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=129955

Ben de şehirleri.

Çok sonra anladım yanıldığımı.



Geçen gün, Liman çay bahçesinde ve o meşhur kırmızı şemsiyeli masada üç H.A.S ( Hülya, Alev, Sema) arkadaş otururken Alev " Tekirdağ'a alıştın mı artık Sema... sevdin mi? diye sordu.

"Sevdim "dedim hiç düşünmeden.

" Ya tamam da; en çok neyini sevdin merak ettim" dedi.

"Herşeyini" dedim.




Ben bu şehrin;

Liman çay bahçesinde arkadaşlarla buluşup ve illa ki kırmızı şemsiyeli masasında oturup simit yemeyi, çay içmeyi...

Balıkçı motorlarında ağları temizleyen balıkçıları izlemeyi...

Çaycı Emin'i...

Balıkçı Salih'i...

ÖZCAN ve DİYAR lokantasında dostlarla et- köfte yemeyi:)

Şehrin girişindenTekirdağ'ın gece manzarasını izlemeyi..


Ay çiçek tarlalarını ve fotoğraflarını çekmeyi.

Her sokağa çıkışımda gördüğüm BACAKSIZ'ı...

Köşebaşı yazarı Emine SONAL'ı..

Yıllardır spor yaptığı halde, yemek yemeyi çok sevdiği için bir türlü zayıflayamayan spor hocam, arkadaşım HATÇE'mi...

Hem nemli, hem pis... ama seyrine doyum olmayan denizini...

Mehtaplı gecelerini...

Enez yolu üzerinde yol kenarlarına sıralanmış pazarcı köylü kadınlarını...

Satır etini:)


Her gördüğümde burnunu karıştırıp duran minübüs durağındaki hop hopcuyu..

Simitçi KADİR'i...

Çiçekci Nergis'i...

Perşembe pazarını ve köy pazarından peynirimi, kuskusumu, eriştemi, yumurtamı aldıgım Nadide teyzemi...

İsmini hala öğrenemediğim pala bıyıklı, koca göbekli çiçekcimi..

Şehir meydanındaki seyyar satıcılarını...

Eşkinat Eczanesindeki arkadaşım Nebahat hanımı.

Nezaket abidesi mahalle marketçimiz CEMİL'i...




Hepsini.... hepsini çok sevdim...

Şehirler insanlar gibidir...



Bazısı seni kolay kolay içine almaz, barındırmaz...
İter, sevdirmez kendini...
Sevmez de!
Soğuk, sevimsiz suratını gösterir. Kendini ona sevdirmek için kaç takla atarsan at umrunda bile olmaz.
Ne ekmek verir,
Ne oldurur, ne de öldürür...
Süründürür!
Sonunda atar popona tekmeyi...

Yani her şehir yeni bir yolculuktur aslında...
Yeni bir yaşam biçimidir, öğretidir...


bu şehir beni sevdi:)

Ben de bu şehri...

Hem de çok!




Uzaklara gittim,

Çok uzaklara!...

Senin olmadığın yerlere....

Dağlardan,

Çıplak tepelerden,

Poyraz esintili yollardan,

Korkuluk asılmış tarlaları ardımda bırakıp boğazı geçtim..

Gelip geçen gemilerin ardında bıraktıgı köpükleri,

Sevişen, oynaşan, öpüşen sevgilileri izledim.

Ve onları kıskançlıkla izleyen "mutsuz" yalnız insanları da.


Yapayalnız geçiyordu karşıya gemiler..

Onları ne karşıya taşıyan martılar vardı,

Ne de;

Martılara simit atacak "mutlu" insanlar..

İnsanlar, başka şeylerin telaşındaydı.


Sevgilim, dedim ya...

Uzaklara gittim!

Senin "yakın" dediğin,

Bana "uzak" gelen yakınlara...

Sen bil(e)mezsin!

Seni gör(e)mediğim,

Sana dokunamadığım her yer "uzak" bana..




Söylesene
Neden bu iç kırgınlığım?
Neden
Bu dokunsan ağlamaklığım?
"Her son bir başlangıç" derdin
Anımsa...
Biliyorum
Bir
Sonu
Olmalı
Bu
kuraklığın..

yaşamalı inadına... inadına...



Oldugumuz yerden başka can'ların yanmasına, yok olmasına ne kadar üzülsek de, içimiz acısa da.. olayı birebir yaşamadan, olayların yakınında olmadan can ne kadar nasıl yanıyor derecesini anlayamıyoruz. O anı yaşamak için olayı, başka bir ağızdan dinlemeye, duymaya hiç benzemiyor...

gerçekten anlamak için birebir yaşamak ve görmek gerekiyor..


Hulki baba uykuya dalmıştı,

Odanın kapısını yavaşca kapatıp yan odaya yeni gelen hastayı ziyaret için geçtim... koridor sessiz ve bomboştu. Gündüzün hareketliği geçip gitmiş, akşam yemeklerini yedikten sonra herkes odasının kapısını kapatıp dinlenmeye çekilmişti. Hemşireler hastalarının son iğnelerini yapmak için odaları gezmeye başlamışlardı bile....

Sekseniki yaşında oldugunu öğrendiğim hasta, küçük bir kalp krizi geçirmiş... durumu iyiymiş, sadece takibe alınmış.. fakat yaşamaya isteksizmiş... yatagının etrafına üzüntüyle sıralanmıştı yakınları. Büyük bir ilgiyle nefes alıp verişini izliyorlardı.... " geçmiş olsun" dedim fısıltıyla ve ben de onlarla birlikte izlemeye başladım.


O ise, gözlerini tavana dikmiş yatıyordu hiç kımıldamadan...

Koca koca açılmıştı yaşlı kadının masmavi gözleri. Belki de şimdiye dek hiçbirşeye dikkatle bakmadıgı kadar dikkatle bakıyordu. Gözlerini bile kırpmıyordu. Sanki yukarıdan biri bakıyordu ve ona " beni iyi dinle" uyarısı yapmıştı.

Ara-sıra susamışcasına ağzını şapırtatıyor, ama gözlerini tavandan ayır(a)mıyordu.

Tavanda hiçbirşey yoktu. Ne bir ışık vardı, ne de bir gölge.. hiçbir yansıma yoktu...

Ellerini göğsünde birleştirmiş hiç kımıltısız.. öylece... belki onbeş-yirmi dakika boyunca baktı...

Sonra birden, ellerinden birini uzattı boşluğa... çok sevdiği birini görmüş gibi sevinerek... hafifçe gülümsedi.
Ürperdim...

Elini uzattıgı yere bakmaya korktum birşey görecegimden korkarak...


Odanın kapısı açıldı ve bir hemşire geldi. "nasılsınız? diye sordu yaşlı kadına gülümseyerek.. yanıt alamadı. Sonra üzerindeki örtüyü hafifçe aralayarak kabasından bir iğne yaptı. Küçük bir pamuğu iğne yaptıgı yere bastırdı bir süre ve üzerinden çektiği örtüyü yeniden örttü ve sessizce kapayı kapatıp gitti...

Hiç tepki vermedi, hiç ses etmedi, hiç hissetmedi... kim geldi kim gitti, kim ona ne yaptı, kim onunla konuştu? onu hiç ilgilendirmedi...

O; sadece tavana bakıyordu.

Bir ara; iki elini birden tavana doğru uzatarak anlaşılmaz bir inilti çıktı ağzından..

Ben ve odadakiler şaşkınlıkla beraber gözyaşlarımızı tutamadık..

Onun da mavi gözlerinden yaşlar akıyordu... başındaki beyaz tülbentin arasından çıkan bembeyaz saçları terle bulanmıştı.

"Yeter artık!" diye inliyordu yukarıdakine ağlayarak... "al artık" diyordu sanki..

Ama o almıyordu işte, istemiyordu çünkü henüz..

O ne zaman isterse... o ne zaman uygun görürse o zamandı demek ki.
Komidinin üzerinden bir peçete alıp, o beyaz tülbentten kurtulmuş bembeyaz saçlarını ıslatan terlerini yavaşça sildim.

Pencerenin önündeki masanın üzerinde kocaman bir çiçek vardı ve bir not koymuşlardı sevdikleri...

"seni seviyoruz !" diyorlardı kartta..


Yukarıdakine kendisini alması için yalvarıp yakaran kadına baktım..

Görmüyordu! hiçbirşeyi, hiç kimseyi.. odada onun için gelmiş bir sürü insan vardı ve o görmüyordu..

Refakatçısı olan kadın girdi odaya.. kızıydı... annesinin kendisini artık fazlalık olarak hissettiğini, yaşamak istemediğini, yukarıdakine her gün böyle yalvardıgını söyledi üzüntü ile.

" ne acı?" dedim odadan çıkıp giderken...

Ama ne olursa olsun,

yaşamak gerek inadına
Yaşamak... gecenin karanlığında
Dişe diş inada inat yaşamak

Mavi bir çiçek gibi
Nazlı bir bebek Gibi

Öyle hemen teslim olmak yok

Yeneceksin inadina, güleceksin inadina,

Dogacaksin inadina.

Ve; sıkı sıkı tutunmalı hercai hayata
pamuk ipliğine
İnat...

Yaşamalı inadına inadına...





Resim: fOTOKRİTİK

sana dair...






Sana dair bildiğim,

Tüm doğruların yanına birer eksi koydum..

Pes ettim! Yenildim!

Kendimi değil;

Seni haklı buldum.



Sen ölmeye mahkumdun..

Ben bir nefes vermek istedim sadece sana..
can çekişiyordun..

Yakıştıramadım sana ölmeyi.. ne olursa olsun yaşamalıydın! Salakça bir panikti benimki..

Çok çalıştım uğraştım.. ağır bir sevgi işçisiydim..

Oysa senin, sevgiye dair verdiğin bir savaş yoktu!

Senin için,
sevmekle, sevmemek arasında bir fark yoktu nasılsa...

Nasıl olsa yaşayabilirdin...

var ya; aslında sen ölmüştün!

Sevgisizlikten ölmüştün!

Bir kaya kadar sertti yüreğin,


Saksıdaki çiçeğe yapışan bir solucan gibiydi cümlelerin..

içten içe bitiriyordu yüreğimdekileri.

Sana göre; küçücük bir solucandı işte nihayetinde ne olacaktı?

Ne zararı vardı?



"Anladım ki;" lerle dolu cümleler kurmak artık çok sıkıcı.

Fakat, yine de son kez anladım ki;

verdiğin kadar alamıyorsan,
yaktıgın kadar yakamıyorsan..
anladığın kadar anlaşıl(a)mıyorsan,
"sevgin kadar konuş" diyorsan,

Boşuna!

Sevgiye dair tüm bildiklerini unut! ne biliyorsan...
Bugüne dek tüm biriktirdiklerini çıkart at cebinden...

Duygu fakiri ol azıcık! azıcık katı ol!

Ve tüm doğru bildiklerinin yanına bir eksi koy!

Eksiler fazla çıktıysa eğer; bu senin suçun değil...

Ne yapacağını biliyorsun artık!

Bırak ölsün..

Kızılcık...


Neden hep gözlerimi kapattığımda

Gözlerini görüyorum?

Neden seni düşündügümde hep

Kederle anımsıyorum?

Dinle bak! ses verdim

Kızılcık ağacımın altından...

Hani yoksun?

Hani nerdesin?

Hangi penceredesin?


Yenice'deki evimizin koskocaman iki bahçesi vardı (-belki de bana öyle geliyordu-) içinde de envai çeşit sebze... iki evin arasını bölen tahta avluya yakın yerde ise kısa bodur bir kızılcık ağacı...

O kızılcık ağacı, bizim evin üç küçük kızının ve mahalle kızlarının nelerine şahit, ortak olmadı ki?

Dipdiri bir sabahın, yorgun düşmüş akşamına kadar orada vakit geçirirdik.

Altımıza da küçük bir kilim sererdik. Üzerine oturup, boyu bir karışı bile geçmeyen mikadan yapılmış bebeklerimizle oynardık. Önümüzde ise annemin oyalanmak için verdiği, diktiği elbiselerden artan ufak-tefek kumaş parçaları.. makas.. iğne iplik.. bütün günü geçirmemize yetip artardı.

Ara-sıra da başımıza kızılcıklar düşerdi pıt.. pıt.. düşenleri hemen ağzımıza atardık gülümseyerek. Ekşimsi, buruk bir tat oluştururdu ağzımızda. Yüzümüzü buruştururduk yerken ama, gene de yemeden duramazdık.

Vakit öğle oldu mu, kızılcık dallarının arasından sızan güneş, biz anlamadan çıplak omuzlarımızı, yüzümüzü, burnumuzu yakardı, yandığımızı anlamazdık. Bütün günümüzü dışarıda geçirmekten ise yüzümüzü, kollarımızı çil basardı. Üç kız kardeş, üçümüz de birbirimizin modeli olmuştuk. Çilli... Birbirimize, birbirimizin yüzünü göstererek kahkahalara bogulurduk.

En sinir olduğum şey, yan komşumuz Süreyya teyzenin oğlu Erol'un beni ''Çilli bibi, çamaşır ipi, bindi bacaya, kaçtı kocaya'' diyerek kızdırmasıydı.

Elime ne geçerse fırlatır canını yakmak isterdim. Çillerimi sevmezdim o zaman, aynaya ters düşerdim. Onu oyunlarımıza dahil etmediğimiz için bize kızıyordu ya, aklı sıra bizden intikam alıyordu.

Evlerimizin arasında uzun tahtalardan yapılmış bir avlu vardı. Tahtaların arasından bizim oyunlarımıza gizli gizli bakardı, ben de kızdırırdım ''kızların içinde kızılcık bebeek'' diye seslenirdim. Anında toz olurdu..

Yıllar sonra doğduğum kasabaya gittiğimde gördüm ki, çocukluğumu geçirdiğim ev ile, hatırladığım o ev arasında uzaktan yakından alaka yok.. küçük bir ev ve.. iki küçük bahçe.. Altında oynadıgımız bodur kızılcık ağacı ise hala duruyor yerli yerinde.

Bir süre seyrettim..

Çilli üç küçük kız gördüm ben o kızılcık ağacının altında.. kızılcık tadından yüzleri buruş buruş olmuş... Elleri kızılcığa boyanmış, dillerini gösteriyorlar.. kızılcıktan kıpkırmızı. Avlunun arka tarafında komşu oğlu Erol'u gördüm bize gizli gizli bakıyor ve beni kızdırıyor yine saklandığı yerden

''Çilli bibi, çamaşır ipi, bindi bacaya, kaçtı kocayaa..'' gülümsedim kendi kendime:)

Çocukluğum..

Mahalle arkadaşlarım hepsini tek tek gördüm. Altında oyunlar oynadıgımız sokak lambalarının altında dikilip kaldım bir süre...





Şimdi Kızılcık zamanı.

Sen

Ben ve Kızılcık....

Gözlerim acıyor anne,

Bilmiyorsun...

Seni çok özledim!

3 Mart 2010 Çarşamba

kendini unutan kadınlar

Telefon açardı bana; " kahveyi ocağa koy, hemen yola çıkıyorum.." derdi.. atlardı arabasına, çok geçmez gelirdi. Çantasını koltugun üzerine fırlattıgı gibi ağlamaya başlardı.. ve anlatmaya.. çok şaşırırdım! ağlamaları o kadar kısa sürerdi ki ben daha ne oldugunu anlayıp fikir yürütene kadar o susup gülmeye başlar, başka konulara bile geçerdi..

"Nasıl olur ya?" derdim kendi kendime... aklım almazdı... Bir insan bu kadar kısa sürede hem ağlayıp hem nasıl gülebilirdi? bu nasıl bir psikolojidir ki?

"Böyle yapmazsam kafayı yerim ben "derdi. Böyle kapatıyorum yaralarımı. "Unutuyorum" derdi. "hayır unutmuyorsun, kendini hırpalıyorsun.. neden bitirmiyorsun bu evliliği anlamıyorum?" derdim..

Kadınların acı eşikleri, erkeklerinkinden daha yüksek. Ne kadar acı çekseler de tuhaf ve komik bir şekilde unutuyorlar. Yine yenidenlere yeni bir kapı açmak için unutuyorlar sanki.


Ona bakarsan erkekler daha unutkan.. onca insanın ve nikah memurunun karşısına oturup atıp tutuyorlar;

" İyi günde ve kötü günde/ hastalıkta ve sağlıkta/ölüm bizi ayırana dek..."

diyerekten... yemin üzerine yemin edip, üstüne bir de imza atıyorlar.. ayrıca da kendi kendilerine hiçbir tesir altında kalmadan daha tanışıklıklarında vermeye başladıkları vaattler.. mutluluk.. ve aşk üzerine kurulmuş cümleler... öpülen eller, koklanan saçlar... yazılan mektuplar,(mesajlar) kollanan yollar... daha neler neler.... hepsi kadını kandırmaya müsait şeyler olup amaca ulaşılıyor.....

Ve bir süre sonra prens ve prensesi şatolarına götüren ve arkasında "mutluyuz" diye koca koca yazılar asılan araba henüz yol ortasına gelmeden kabak olup kalakalıyor...

"pufff..."

Bunlar tamamen benim düşüncelerim degil tabi:)

İş güç sahibi, eğitimli, belli bir kültür seviyesine gelmiş bir kadın arkadaşımla yaptıgımız sohbetten..

Akşam izlediği bir dizi filmi anlatır gibi anlatıyor bana eşiyle nasıl tanışıp evlendiklerini ve sonra hayatının akışının nasıl yön degiştirdiğini...

Kısa metrajlı bir film olur ziyadesiyle..

Bazen dudakları titriyordu anlatırken.. sıra çocuklarının doğumuna gelince gülümsüyordu....

Çiçeği burnunda bir eczacı iken tanışmışlar..

Eczanesine sık sık gelip gitmiş er kişi.. öylesine işte, saçma sapan bahanelerle.. şurup almış, merhem almış, aspirin almış, saçı dökülüyormuş şampuan almış falan filan..

Şehrin hatırı sayılır ailesinin oğluymuş.. Kuyumcuymuş. Nadide şeyler satılırmış dükkanında.. hani öyle paha piçilmez şeyler var ya, işte onlardan. Ama arkadaşıma sadece kızının doğumunda takmış o paha piçilmez şeylerden bir tanecik o kadar.

"Çok karizmaydı" diyor eşini tanımlarken.. çok şık giyinirdi.. iki dirhem bir çekirdek... hala da öyle giyiniyor ya... ve çok saygılı çok beyefendiydi bana karşı... karşımda ceketinin düğmelerini ilikler öyle durur, öyle konuşur-du.

Sonra bir gün ilk kez eczane dışında oturup konuştuk.. evlenme teklif etti.. nedense hiç düşünmeden kabul ettim.. onun ilkokul mezunu olması bile beni caydıramamıştı. Babam zaten yoktu. İki abim ve annem " bak bu çocuk seni çok üzer, denk degilsiniz iyi düşün" dediği halde kabul ettim...

Ama onun bir şartı vardı. Bir süre annesiyle beraber yaşayacaktık.. ve sonra kendi evimizi hazırlayacaktık. Onu da kabul ettim.

O bir süre hiç bitmedi biliyor musun?.. kızım doğdu hala kayınvalidemin yanındaydık.. üstelik kızıma da aynı evde yaşadıgımız halde kayınvalidem bakmak istemedi.. Ben sabahları kızımı anneme bırakıp oradan da işime gidiyordum.. Akşamları da alıp eve geliyordum. Yemekleri yapıp sofraı kurup, bulaşıkları yıkayıp odama çekiliyordum.. tam bir savaş içerisindeydim.

Eşim ise evde figuranları oynuyordu. Tartışmalara başlamıştık. Kurulan sevgi cümleleri, verilen sözler, benim için ayrılan zamanlar kısa sürede yok olmuştu. O sık sık müzayedelere ve toplantılara gidiyordu.

Tam dokuz yıl sonra İkinci bebeğime hamile kaldıgımda taşıdıgım yüke dayanamaz duruma gelmiştim. Kayınvalidemin, kocamın gönlünü eylemekten, üstüne de biri karnımda iki çocukla kendime zamanım kalmamaya başlamıştı.

Ev üzerine ev olmuyor" dedi gözleri dolarak, insan kendini unutuyor...

Tam dokuz yıl sonra eşimin karşısına dikilerek "ben ev aldım gidiyorum, benimle geliyor musun? diye sormuş.

Gelmiş ama, akşamları yine yemegini annesinde yiyerek gelmeye başlamış gecenin bir yarısında.. bir süre masayı hazırlayıp çok beklemiş.. sonraları ise artan yemekleri çöpe dökmeye başlamış.

Paylaşılanlar tükenmiş..

Evlilik falan kalmadı artık. bitti dedi. Evin herşeyi benim üzerimdeydi. Çocuklarımın kıyafeti, okul masrafları, evin tüm gideri hep benim üzerimde.. canı isterse birşeyler alıp gelirdi.. pişirirdim, yerdi... o, bu evi otel gibi kullanıyordu artık.. artık birlikte de olmuyorduk zaten.. sevmiyordum çünkü.. bana dokunmasına izin ver(e)miyordum..

Zararın neresinde dönersen kardır dedim ve boşandım.. beden, akıl ve ruh sağlıgım oldugu müddetçe altından kalkamayacagım hiçbirşey yok benim.. çocuklarım ve ben.. gayet böyle mutluyuz...


* aşk bir sersemliktir" evet..

Bir körebe oyunudur.. yakalayan gözlerini sımsıkı bağlar.

Ama tek fark vardır... Sen gözlerini kendi kendine bağlamışsındır.. bu oyunda sana yol gösteren sadece hislerindir.. görmeden duyarsın.. bakmadan görürsün.. mantığın bangır bangır "hayır" diye bağırırken sen onu susturursun.. bilmezden, görmezden gelirsin bazı olumsuzlukları.. geri dönüşümü olmayan kararlar alırsın. Alarmlar çalmaya başladıgında bile "hadi canııım" dersin inanmadan.. gözlerin açıldıgında nereye geldiğine kendin bile şaşırırsın. "olmak istediğim yer ve birlikte olmak istediğim kişi bu degildi" dediğinde ise çok yol almışsındır.

"nasıl da anlamamışım? ne kadar körmüşüm? "cümleleri anlamsızlaşmıştır artık.

Sen kendi "ben'liğinden çıkıp hiç tanımadıgın bir benliğe bürünüp çoktaan kendine yabancılaşmışsındır..


*Okudugum kitapta bir cümle çok hoşuma gitmiş ve altını kurşun kalemle çizmiştim...

"Dip o kadar derin ve esnek ki,"hep daha, hep daha da dip var... ve o dip garip bir esneklikle insanı yukarı fırlatıyor...

Ve yepyeni bir "sen"i meydana getiriyor.


Köydeki kadın, şehirdeki kadın, kasabadaki kadın hep aynı kaderi yaşıyor... yaşatılıyor.. kadınlar öyle çok seviyorlar ki, ve öyle çok verici oluyorlar ki, ve öyle çok sabırlılar ki.. kendilerini unutuyorlar.. unutmaya zorlanıyorlar...

Kadınlar birer anka kuşu'durlar kendi küllerinden yeniden doğan....