27 Ocak 2011 Perşembe

Topuk sesleri..


-Benim ayakkabılarım yürürken neden ses çıkartmıyor?"

-Çıkartır kızım, çıkartmaz olur mu hiç?"

-Hayır çıkartmıyor... Çok sessiz.. Yürüdüğüm hiç belli bile olmuyor"

-Nasıl ses çıkartıyormuş peki başkalarınınki?

- Tok tok ses çıkarıyor işte..

-Ama sen daha küçüksün öyle ayakkabı giymek için. İleride bir gün senin de olur öyle ayakkabıların. Ama şimdi değil tamam mı?..."



*****




Önümde yürüyen kadının topuk seslerine vermiştim kulağımı.

Tok... tok... tok...! sesler çıkartıyordu... Ayağındaki topuklu ayakkabıların taşlı yolda çıkardığı ritmli sese resmen kaptırmıştım kendimi...

Topuklardan başka ses çıksa olduğum yerde kalakalacaktım sanki... Sürekli yere bakıyordum. Ayakların arkaya doğru ahenkli gidiş gelişlerine. Topuklu ayakkabıların taşların arasında bazen küçük delikler açtığını görüyordum. I

şıl ışıl parlayan simsiyah rugan platform topuklu ayakkabıların içinde yürürken o kadar cool görünüyordu ki... Ayakkabısı ayağından çıkarılsa herşey değişecek, kadın "bummm" diye bambaşka bir görünüme dönüşecekti sanki. Sihirli bi şey bu topuklu ayakkabı.

Topuklu ayakkabının kadını daha çekici, daha zarif ve daha gösterişli bir hale soktuğu tartışılmaz bir gerçek.

O da bunun çok farkındaydı... Evet; o ayakkabıların sihirli bir ayakkabı olduğuna kanaat getirmiştim. Gerçekten de o ayakkabıları kim giyse aynı çekicilikte olurdu bana göre...

Yüksek topuklu siyah rugan ayakkabılı kadının üzerinde dar bir blucin ve üzerinde de kaliteli oldugu belli olan bir tunik vardı sadece.. . Ayakkabıların taş zeminin üzerinde çıkardığı "tok... tok... tok..." sesleri kim duysa arkasını dönüp o sesin sahibini arıyordu.... Herkes o muhteşem ayakkbının içinde salınarak yürüyen kadına hayranlıkla bakıyordu.

Kadının peşindeydim... Alacağım bir kilo yufkayı iptal ederek durağa doğru ilerledim...

Karşıdan karşıya geçmek için trafik ışıklarında yan yana geldik... Zarif omzunda asılı duran çantasına el attı sıkıntıyla. Uzun, pres yapılarak dağınık dalgalar verilmiş saçlarını başıyla geriye doğru atarak çantasının içinde durmadan çalan telefonunu aradı telaşla...

Pembeye boyanmış dudaklarını yalayarak gözlerini kapadı bi an.. takma olduğu bariz belli olan kirpiklerini de şöyle bi indirip kaldırarak, çantasında güç-bela bulduğu telefonuyla konuşmaya başladı...

İşte o an sarı ışık yandı!

Ve ardından yeşil.. Işıkta bekleyen diğer insanlarla birlikte hareket ettik.. Işıkta duran otomobillerin içindekiler önlerinde yürüyen yüksek topuklu siyah rugan ayakkabının sahibinin ahengine kaptırmıştılardı kendilerini..

"Canım.. diyordu yüksek topuklu ayakkabı giyen kadın telefonda konuştuğu kişiye.. "Geliyorum.. geliyorum... birkaç dakika sonra oradayım da; ayağımdaki ayakkabılar canımı çok yaktı zor yürüyorum. Sanırım su topladı sağ taraf... canım çok yanıyo.. evet var.. var..?" diye cevap verdi.




Otobüs bekleyeceğim durağa gelmiştim. Tesadüf bu ya! Yüksek topuklu ayakkabı giyen kadın da durağın önündeki eczaneye girmişti..

Neler olup bitiyor diye arkamı dönüp baktığımda eczanedeki koltuklardan birine oturmuş, çantasından çıkarttığı babetlerini giyiyordu. Sonra eczacı kalfasının uzattığı küçük poşeti aldı. Ayağa kalktığında ben otobüse biniyordum...

"İşte buraya kadar "dedim, gülümseyerek.. "Bummm! "




Her kadın yüksek topuklu ayakkabı giyemez, onu hakkıyla taşıyabilmek de önemlidir. Yoksa yarı yolda arabası bal kabağına dönüşüveren külkedisi gibi hissedebilir kendini. Benim gibi:)

20 Ocak 2011 Perşembe

Seni terkediyorum...


İçimdeki o anlaşılmaz duyguyu artık anladım..

Bu sabah gözlerimi açtığımda

Seni terkediyordum..


Karar vermenin hafifliğini önce içimde,

Sonra beynimde yaşadım..

Biliyor musun bu terketme duygusunu daha önce hiç yaşamadım..

Kararı verirken üzülürüm sandım üzülmedim,

Ağlarım sandım ama ağlamadım..

Sadece kendi kendime gülümsedim:))

Dedim ki;
Dişin ağrıyorsa çektireceksin..
Yatağına yattığında rahat değilsen eğer,
Yastığını, yorganını, hatta yatağını bile değiştireceksin..
İşte ben de öyle yaptım.

Terketmek de..
Onun gibi birşey galiba..

Seni terkediyorum..:)

Önce;
Senin için kurduğum cümleleri..
Ve o güzel cümlelerin içinde ne varsa..
Özneleri,tümleçleri, cümle sonundaki sana ait yüklemleri..

Özür dilerim ama...
Hepsini geri alıyorum.

Sonra,
Sana gönderdiğim kahkahalarımı..
Tebessümlerimi..
Ve eylemleri..
Gittikçe uyuşuyor yüreğim
İnanamıyorum bu ben miyim?

Gitgide bir rahatlık seziyorum.. sanırım alerjim yok terketmeye..
Seni itiyorum ve kalkıyorum,
Sanırım tamamiyle bittin artık..

Seni terkediyorum işte
Artık bende kalmadın..

**
Değmesin gözün gözüme..

Bakmasın gözün yüzüme..

Rüzgar oldu esti derim,

Güneş oldu yaktı derim..

Bir hevesti geçti derim

El oldun artık dost yerinde..




Eskiye ait ne varsa hep sevmişimdir. "Eski" bana naftalin kokusunu hatırlatır. Bilirsiniz.. gelişigüzel konup saklanmaz naftalin kokulu eşyalar ya da aklımızın bir köşesine binbir özenle sakladıgımız naftalin kokulu anılar...


Kırılan herşeyi onaramazsın...

Ya da;

İmkansızı yapamazsın...

Ömür dediğin nereye kadar?

18 Ocak 2011 Salı

komik adam...


Esprili ve çok komik bir adamdı. Olmadık bir anda espri yapıp onu kahkahalara boğuyordu. "Cem Yılmaz gibi adamsın" demişti ona bir keresinde kahkahalarının arasında. " O kadar komik miyim hakkaten" demişti adam da göz kırparak.. "Evet çok komiksin" demişti kadın...


"Kadınlar komik erkekleri severlermiş" dedi, adam. Demek doğruymuş... Güldü kadın..

"Bilmem her kadın için geçerli değildir belki "dedi, kadın.
Kadına gözlerini dikerek, "Ya sen? diye sordu adam. Kadın sustu..

Her görüşmelerinde arkadaşlıktan öte bir yerlere gittiklerinin farkındaydı kadın. Belki de ilk kez saatlerce birini düşünüyordu. Küçük şiirler, sevgi cümleleri, bazen komik fıkralar bile gönderiyordu adam kadının cep telefonuna.. Kadını şaşırtıyordu her seferinde... Ve bu onun daha çok düşünmesine sebep oluyordu.

Bir gün... Buluşalım" dedi, adam kadına.. "Buluşalım" dedi, kadın. Bugün gülmeyeceklerdi, bu kesindi.

"Bugün dananın kuyruğu kopacak"dedi kadın hazırlanırken kendi kendine...

*****

Bir parkta, ağaçlar arasında bir ahşap masaya oturmuşlardı... Her ağacın altında bir masa.. ve hemen hemen her masada bir sevgili.
El ele.. göz göze sohbet ediyorlardı.

Uzun uzun incelediler ilk önce onları sessizce. Kendileriyle kıyasladılar. Kendilerinde olmayan birşeyleri gördü o anda kadın onlarda. Hiç onlara benzemiyorlardı.. " Çok istedim oysa" dedi kadın içinden erkeğe bakarak. Olmadı galiba...

Erkek, konuşmaya nasıl gireceğini düşünüyordu tam tersi. Bugün hiç de komik ve hiç de konuşkan değildi.

Garson geldi o an elinde kağıt kalemle... ölü balık gözlerini dikti üzerlerine "ne içersiniz?" gibi soran gözlerle bakarak. İki kişinin verdiği siparişi unutabilir miydi? Aklının bir köşesine yazamaz mıydı? Sıcak, bol tarçınlı birer salep söylediler.

İçlerinde anlamsız bir sıkıntı... Kendileri yaratıyorlardı bu sıkıntıyı. Hiç gereği yoktu. Her şey öylesine apaçıktı oysa.
Bakıyorlar ve göremiyorlardı bugün birbirlerini. Işık yetersizdi.

İşte bu tuhaf duyguların arasında adam birdenbire soruverdi kadına.. Belki de hazırladığı konuşma bu değildi bilemiyorum. Elinde sürekli havaya atıp tuttuğu kibrit kutusuna dikmişti gözlerini.


Yani öylesine.. kayıtsız.. ve lakayt bir biçimde sordu .. "Sence biz neyiz?
-Nasıl biz neyiz?
-Yani durumumuz ne?
-Durumumuz? dedi, kadın şaşırarak.


Adam elindeki kibrit kutusunu habire havaya atıp tutuyordu.. Kadının içinden kibrit kutusunu alıp, uzaklara fırlatmak geçti..
- Yanii.. anla işte..
- Neyi?
- Biz... sevgili miyiz, değil miyiz?


Yuhh !! dedi kadın içinden. Evet bekliyordum da bu kadarını da beklemiyordum. hani; -sana doğru geliyorum, sana boş değilim ama bir birlikteliğe de hazır değilim, ben bağlanamam- bu tarz şeyler olabilirdi belki ama bu kadarına da pes!!

"Bunu bana sormayacaktın" dedi kadın içinden. Seni çok sevsem bile artık sana söylemem. Sen bize bir ad koyamıyorsan, sen yüreğini ortaya koyamıyorsan cesurca... kaçıyorsan korkakça ben sana cevap veremem!

Tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Üstelik arkadaşlıklarına da yazık olmuştu. Kadın kafasını sallayarak"keşke.." dedi.. hiç bozulmasaydı..

Zaman harcayarak kurulmuş birşeylerin, küçük bir dil darbesiyle yıkılmasından sonra, duyduğu acıyla, beklentilerinin hiçbir zaman büyük olmaması gerektiğini o an anlamıştı kadın..
-Bunu bana mı soruyorsun? dedi, kadın.-
- Evet..
-Sen bilmiyorsan ben sana söyleyemem.
-Ben bilmiyorum sen söyle dedi, adam pis pis sırıtarak.


"Yok, bu o değil" dedi kadın içinden. İyice hiddetlenmişti. yamuk bir gülümseme oturttu dudaklarına.Gözlerini hiç kaldırmadan, erkeğin yüzüne hiç bakmadan.. bir saattir önünde duran salepi hatırlayarak küçük bir yudum aldı telaşsızca.


-Neden gülüyorsun şimdi? diye sordu adam. Kadın gözlerini kaldırıp baktı.

Önceden olsa, baktığı gözlerdeki yeşile dayanamazdı.İçine ince bir sızı saplanırdı ve duyduğu o sızı hoşuna giderdi..

-Hiç.. üşüdüm dedi, kadın.
-Eee.. dedi, adam.
-Ne olduğumuzu merak ediyorsun ve bana soruyorsun tamam... biz seninle arkadaşız..
-Arkadaş mıyız?
-Evet..-
-İyi o zaman dedi, adam. Elindeki kibrit kutusunun işi bitmiş gibi masanın üzerine bıraktı.

Böyle durumlarda yan çizmek erkeklere has birşey miydi acaba?

Bu konuşma sahnesinden sonra film koptu..

****

Uzun bir aradan sonra,
-Ben nişanlandım.. diyerek aradı adam.
-İyi dedi, kadın..

Telefonu kapattığında ağlıyordu.

9 Ocak 2011 Pazar

Maziyi unutmak mı lazım...



Eskiye ne zaman göz atsam, kıvrılıp oturmuş görürüm kendimi ayrı bir yerde. Ellerim başımın iki yanında kavuşmuş düşünür dururum... Oysa herkes yaşadığı ne varsa çoktaan unutup başka şeylerle meşgul olmaya başlamıştır bile...

Ben elimde bir çomak deşer dururum...

Altlardan üstlere çıkarır ve sonra yakarım ateşleri...

Başlarım yanmaya...

****

"Sen de unut" derler bana takılma!.. Unut boşver... Zamana ayak uydur.
Oysa ben çok gerideyim. Yetişmem, ayak uydurmam mümkün değil... O kadar ayrı telden çalıyoruz ki...

O hep önden gider, ben ardından...

Bozduklarını silmeye tamir etmeye çalışırım ama yapamam hiç, yorulurum

Önümde bir yap-boz, oynar dururum...

****

Eski; kullanılmış ve yıpranmış... zaman geçip giderken üzerinde izini bırakmıştır. Bir daha yaşanması, oraya o mekana gidilse bile, "o" hatırlansa bile bir kez daha o duyguları asla hissedemeyeceğin bir an'a bir eskiye dönüşmüştür artık...

Sadece yüreğindedir saklanıp yaşanan. Eskisi gibi sıcacık yaşayan o an'lar ve mekan, ve o insanlar... Fotoğraflarına baksan bile hissedemezsin belki aynı sıcaklığı aynı gerçekliği... Gerçeğini yaşadığın an ile hayalinde yaşattığın eskilerle yıllar sonra karşı karşıya geldiğinde bir balkabağına dönüşecektir belki. Ya da önünden hızla geçip giden upuzun kuyruğu olan ıslak bir sıçan... Ya da hayranlıkla izlediğin bir tablo belki...

*** Hep mi öyleydi, yoksa değer verdiklerimizi kaybedince mi öyle yaşamaya başladık bilmiyorum.. Boşluklarını hissettiğimiz insanların, mekanların, zamanların yerlerini başka şeylerle doldurmaya çalıştığımız kesin...

Bunu; kaybettiklerimizi hatırlayıp acı çekmemek için mi yapıyoruz acaba?

Hatırlayıp her gün gözyaşı dökmemek için onlara ait, onları hatırlatan tüm delilleri yok etmek, ortadan kaldırmak bizleri rahatlatıyor mu? Bunun için mi böyle davranıyoruz?

Geride bıraktıklarımıza bakıp da "ah!" çekmemek için mi, pişmanlıkların yüze çarpmaması için mi?

Bir kaçış mı bu?

Geçmişinden kurtulamayanlar, eskiyi parlatıp parlatıp yaşayanlar huzursuz, mutsuz insan damgasını yer başkalarının gözünde ama bu doğru değil. Eskiyi konuşarak rahatlatırlar kendilerini. Biriktirmek onlara göre değildir... Çünkü biriktirmek, bir şeylerin üzerini örtmek bir nevi kaçıştır, daha fazla rahatsızlık vericidir...

Gün gelir volkan olur patlar.

Maziyi unutarak her şeye boş verip gelişen zamana uymak mı gerek, yoksa hatıralara sahip çıkarak ara sıra onları besleyip unutmamak mı gerek bilmiyorum.

"Geçmişi unuttum, önüme bakarım... asla geriye dönüp bakmam bile" diyebilen kim var ki?

8 Ocak 2011 Cumartesi

O ev...


Şimdi o ev yıkılmış,
Şimdi o ev harab olmuş...
Şimdi bahçedeki ağaçlar boynunu bükmüş,

Yılların yorgunluğu var dökülmüş yapraklarında...
Bahçede hüznün soluk rengi
Ve Ahşap masa;

Ayrılığın şarkısını söylüyor sessiz...
Ne zaman o eski eve gitsem,
Bir yanım terkedilmiş kalakalır bahçede...
Bir yanım eksik kalır soğuk ve sessiz odalarda...
Bir yanım ise;

Çığlık çığlığadır tek başına.
Dar ve uzun sokakların sonunda bıraktığım ben...
Sessiz, çaresiz

Bir başıma kalakalırım,
Ağlamaklı

Çocuk yanımla anılarda.

Durdum...


Gerçekle düş arası bir zamandayım...

Son hızla koşuyorum can hıraş...

Nereye koşuyorum, neden koşuyorum, birinden ya da birilerinden mi kaçmaya çalışıyorum bilmiyorum ama koşuyorum işte!. Bir yere mi geç kaldım acaba diye de düşünüyorum koşarken. Kolumdaki saat dikkatimi çekiyor. Kadranı kocaman bir saat. Fakat durmuş. Anlıyorum ki, zaman vurguluyor bana kendini...

Sonra koca bir ormanda buluyorum kendimi. Yön bilmez bir halde, uzun gövdeli, derin gölgeli, uzun uzun ağaçlar arasında gidip geliyorum. Korkunç sesler, homurtular duyuyorum anlaşılmaz...
Koşuyorum koşuyorum ayaklarım bir türlü ilerlemiyor.

Tam bir kabus! kan ter içinde kalıyorum.

****

Sonra kalın, tok bir vapur sesi kocaman sessizlikte yankılanıyor. Gemiler geliyor, gemiler kalkıyor limandan... Tuhaf bir yer burası. Limanda bekleyenlerin hiç birinin beklediği gelmiyor.Gelenler ise bekleyenlerini bulamayıp gerisin geri dönüyor...

Gidenlere bakıyorum, kiminin yüzü yok, Kimi küskün, Kimi kırgın... Kiminin boynu bükük, Kiminin gözü yaşlı... Olduğum yerde durup öylece kalıyorum.

****

Duruyorum... Bu duruş benim için çok önemli. Nerede durduğum ve nasıl durduğum, ya da kimin yanında durduğum...

Etrafıma bakıyorum.
"Hay allah koşmuyor muyduk?"diyorum.
"Hayır" diyor, içimden bir ses. "Tamam, bitti artık! Dur ve düşün...

" Dur ve düşün " diye tekrarlıyorum...

Demek ki o gün bugün!

Şimdi ben

Durdum görüyorum...

Şimdi ben durdum,

Dinliyorum...

Şimdi ben durdum

İzliyorum...

Şimdi ben...

Artık ben...





resim: Sığınak